takip et takip et takip et
Köşe Yazıları

1 Kasım 2019 - 09:14:16 - 386 Okunma

Türk’ün Türk’ten Başka Dostu Var Mı?

Bazı klişeleşmiş lafları sürekli tekrarlayarak kendimiz de bu laflara inanır, bunları değişmez inançlarımızdan biri haline getiririz. Bir nevi ayağımıza prangalar vurarak o konuda kendimizi adeta hapseder, yanlışlar içerisinde boğulur gideriz. Tıpkı “ne Şam’ın şekeri ne Arabın yüzü”nde olduğu gibi “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” inancı da bunlardan biridir.

Osmanlı döneminde İstanbul Tahtakale’de açılan ilk kahvehane olan “Kiva Han”ın sahipleri Suriyeli Şems ile Arap Hakem, kahve yanında çevirdikleri “her tür numarayla” tütün, afyon, nargileyi de kaçak olarak insanlara sunmuşlar. Bu olay üzerine o dönemde “ne Şam’ın şekeri ne Arabın yüzü” şeklinde söylenmiş olan bu söz, bu iki üçkâğıtçıyı hedef almıştır.  Şam’ın ve Arap’ların (Suud’lar değil) bir kenara atılması, Arap topluluklarının bir düşman olarak bilinçaltına yerleştirilmeleri Türklerin bir tezi mi olur yoksa Türk düşmanlarının bize giydirmeye çalıştıkları bir deli gömleği mi olur. Dikkat etmek lazım!

“Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” denilmiş…

Gerçekten böyle bir söz söylenmiş mi? Söylenmiş ise kim söylemiş bu sözü? Ne zaman söylenmiş bilmiyoruz ama bu söz çok kullanılan bir söz haline gelmiş. Kime karşı, hangi şartlarda ve niçin söylemiş? Bunları bilemiyoruz ama iç dinamizmi sağlamak maksadıyla söylenmiş de olabilir, dış kaynaklı bir söz olup içe kapanmamızı hedefleyen birilerine ait söz de olabilir. Yıllardan beri kullandığımız bu söz iyi ve kullanışlı bir kalıp cümle haline gelmiş oldu.

“Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” sözü elbette anlamsız bir sözdür. “Bunun yanında Türk’ün hiç düşmanı yoktur” sözü ile “yurtta sulh, cihanda sulh’ü bağlamı dışında anlamak da anlamsızdır. Milletler arasında, devletler arasında ebedi dostluklar ve ebedi düşmanlıklar olmaz. Özellikler inanç yapısı aynı olan topluluklar, milletler arasında ebedi düşmanlıklar söz konusu olamaz. Nitekim bazı Türk devletleri arasında meydana gelen savaşlar düşünüldüğünde, birileri de “Türk’ün Türk’ten başka düşmanı yoktur” lafını edebi-lir. “Türk Türk’ün dostudur” sözünü çürütebilir. Her iki düşünce de örnekleriyle doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir.

Bir iş formunda “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” sözünü Atatürk’ün söylediğini Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev söylemiş. Bazıları da bu sözün Nihal ATSIZ’a ait olduğunu söylemektedir. Kim demişse desin bu söz hiçbir geçerliliği olmayan bir sözdür. Türk’ün Türk’ten başka dostları oldu mu? Elbette olmuştur. Hem niye olmasın? Bazen inanç birliğinden, bazen siyasi çıkar yakınlığı, bazen gücünden, bazen de “düşmanımın düşmanı dostumdur” kabilinden Türk’ün Türk olmayan dostları olmuştur. Özellikle kurtuluş savaşı döneminde gizli ve açık dostlarımız olmuştur.

Kurtuluş savaşı esnasında ve sonrasında bazı Müslüman ülkelerden, Müslüman olmayan ülkelerde ya-şayan Müslüman halktan yardım gördüğümüz arşivlerde mevcuttur. Bunlar arasında Rus Müslümanlarını, Azerbaycan’ı, Hint Müslümanlarını, Kıbrıs Müslümanlarını, hatta Fransızları saymak mümkündür.

Sivas Kongresi’nden sonraki günlerde Mustafa Kemal Paşa tarafından görevlendirilen Halil Paşa, Mos-kova’da Rus yetkilileriyle yaptığı görüşmeler sonucunda 100 bin altın lira yardım sağladı. Bu para Sovyetler Birliği içinde yaşayan Müslüman halktan toplanmıştı. Ardından Hariciye Vekili Bekir Sami Bey başkanlığında bir heyet, iyi niyet ve dostluk ilişkilerini arttırmak üzere Moskova’ya gitti. Türkiye’yi Batı’ya kaptırmak istemeyen komünist yöneticiler, bir miktar silah, cephane ve mühimmat yardımında bulundular.

1919’dan, 1924 yılına kadar başta Hindistan olmak üzere, Pakistan, Bangladeş, Seylan ve Güney Asya Müslümanlarından gelen yardımın toplamı 1.035.608 TL ve 130.250 Sterlin’e ulaştı. Ayrıca: “İslamiyet’in müdafaası uğrunda şehit olan kardeşlerinin yetimler, bekârlar ve dul kadınlar için Fransız Hindistan’ında Karlıkali’de Müslüman hanımlar tarafından toplanılan mücevherat ve çeşitli yardımlar olmak üzere biri 5551 diğeri 1281 frankı ihtiva eden iki çek Başkumandanımız Gazi Müşir Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne gönderilmiş.

Azerbaycan Türkleri de yardım gönderen diğer bir Müslüman toplumdu. 28 Mayıs 1918’den, 27 Nisan 1920’ye kadar bağımsız kalabilen “Azerbaycan Cumhuriyeti’nin eski Başvekili Nesib Bey, Ankara Hüküme-ti’ne verilmek üzere Mehmet Ali Ahmetzade Efendi aracılığı ile 19.000 Osmanlı altını ve 1.000.000 frank ile 8 parça petrol poliçesini imza karşılığı Ankara Hükümeti Hariciyye Vekili Ahmet Muhtar Bey’e teslim etti. Bu paranın haricinde Azerbaycan’dan gelen yardımlar daha sonra da sürdü ve en son 500 adet Osmanlı altını Kazım Karabekir Paşa’ya gönderildi.

Kıbrıs Türkleri kurtuluş savaşı için 320 Sterlin para gönderdiler.

1920 yılında Buhara Müslümanları, 100 milyon altın rublelik bir yardımı, Türkiye için topladı.

Bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından kaleme alınmış olan “Muhtelif Mahallerden Doğrudan Doğruya Emrime Gönderilen Mebaliğ” başlıklı deftere göre 17.634 lira ve 875 strelin Güney Afrika Müslümanları tarafından gönderilmiş.

Madagaskar Müslümanları, Cumhuriyet’in ilanından sonra Anadolu’daki yetimler, savaş gazileri ve Hilafetin yararına kullanılmak üzere biri 2.779 frank 80 kuruş diğeri 4.216 frank 55 kuruş olmak üzere iki ayrı nakdi yardımı Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne devredilmek üzere göndermişlerdi.

Para yardımının dışında Suriye’de, Irak’ta, Çanakkale’de Filistin’de, Libya’da, Gazze’de, Sakarya’da “Mehmetçikle” beraber vatanını kurtarmak ve savunmak için can veren Araplar, Kürtler, “Sudanlı Zenci Musa” gibi kahramanlar, hatta Singapur’da Osmanlılar ve Hilafet için isyan ettiği için İngilizler tarafından kurşuna dizilen Hintli askerler de vardı. (Emre Gül)

Bizim dostumuzdan çok düşmanımızın olduğu bir gerçektir. Emperyalizmin; güç, kuvvet ve ilmi sahada en büyük düşmanı Osmanlı olmuştur. Müstakbel düşmanı da Türkler olacak gibi gözüküyor. Onun için aynı zamanda insanlık düşmanı olan emperyalistler toplanıp bize ucu açık bir savaş ilan ettiler. Bu savaşta bizim gibi olanları da kullandılar. Bu minvalde bize düşen görev, bir gerilim durumunda karşı tarafta yer alan herkesi aynı kategoride değerlendirmemek, anlaşmaya, uzlaşmaya ve hatta safını değiştirmeye açık ve müsait olanları da sertleşmeye ve keskinliğe itmemek olmalı. Birilerinin hatasından dolayı başkasını mes’ul tutmayan, karşımızda duran herkesi tek-tipleştirmeyen, aradaki nüansları görüp gözeten bir tavır, bize yeni dostlar kazandırabilir. ‘Karşımızda’ olmakla birlikte ‘mâkul’ ve ‘insaflı’ insanlarla bir diyalog zeminini koparmamak gerekir. Ancak bu tutum ve davranış, yeminli düşmanların işine gelmez. Onlar, ‘gerilim’den beslenirler.  Dolayısıyla büyük devletlerin, köklü milletlerin toptancı yaklaşım yapma lüksü yoktur. Kimseyi dost edinme derdinde olmamak gerekir. Kimseyi de şeytanlaştırmaya gerek yok. Ancak “Yahudî ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Allah zalim topluluğa hidâyet etmez.”(Maide, 5/51) ayeti gereği inanç kardeşliğimizi diri tutmalı, insanlık düşmanlarına karşı da temkinli olmalıyız. Bunun için de kendimizi her yönden geliştirmeliyiz. Yahudi ve Hıristiyanlarla medeni şekilde ilişki kurmalı, dostluğu kendimizden olanlarda aramalıyız.

Toptancı yaklaşımlar ilmi, ahlaki ve dini olmayan yaklaşımlar olsa gerek. Doğal olarak toptancı zihin, hep aynı doğru noktada olduğu sanısı içinde, savunduğuyla kendine de uzaklaşır, yabancılaşır ve öyle bir savruluş dönemecine gelir ki, yanılgısını, yanlışını hakikatin önüne koyar da, bunu anlayabilecek ya da ayırt edebilecek bilinçten bile yoksun kalır. Bir başkasının yaptığından dolayı bizim karalanmamız ne kadar gayri-ahlaki olacaksa, dün birinin yaptığından hareketle bir kimliğin bütün mensuplarını damgalamamız da o kadar tehlikeli olacaktır. Toptan suçlamalarla kitleleri mahkûm etmek, gayri-medeni davranıştır ve karalayanın aleyhine olacak gelişmelere yol açar. İstisnaların kaideyi bozmayacağını unutmamak gerekir.

Sonuç olarak milletlerin ebedi dostu, ebedi düşmanı olmaz. Dün düşmanlık yapanlar bugün dost olabilir. “Milletlerin dostları ve düşmanları olmaz, çıkar ilişkileri olur” sözü daha gerçekçidir. Dostlarımızın çok olmasını istiyorsak iç barışı sağlanmış, kültürde, sanatta, maddi ilimlerde güçlü bir devlet olmak zorundayız. Güçlü bir milletin oluşturduğu devletin gücü oranında dostları da çok olur.

 

İsmet YALÇINKAYA

01.11.2019

"İsmet Yalçınkaya" diğer yazıları için tıklayın.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

PressTR.com © Copyright Tüm Hakları Saklıdır

PressTR

tokat haberleri

tokat haber

tokat haber 60

tokat gazetesi

tokat gündem

tokat merkez haberleri

son dakika tokat haberleri

tokat haberi
tokat haberi oku