takip et takip et takip et
Köşe Yazıları

17 Nisan 2020 - 11:39:59 - 258 Okunma

Sesler ve Renkler

Ölüm sessizliğinin etrafımızı çepeçevre kuşattığı günlerde, ne kadar yalnız, ne kadar sessiz kaldığımızı kalb dünyamızın kapılarını araladığımızda daha iyi anlamak mümkün değil midir?
Mümin asla yalnız değildir. Olması da düşünülemez. Mümin: Dilinden Allah’ı ve Resulullah’ı düşürmeden sessizliğin derinliklerinde sonsuzluk gülleri devşirmenin yollarını en iyi bilen kişidir. Ancak yine de yaşadığımız şehrin kıyısında köşesinde eski şen şakrak kahkahaları, tavşankanı çayını yudumlayan nur yüzlü yaşlıların dillerinden inci gibi dökülen asude hatıraların damıtıldığı köşe başlarının, köşe taşlarının sakinliğinin verdiği hüznün büyüklüğünü görmemek mümkün değil. Bu köşe taşları ve köşe başlarındaki bomboş oturaklar; her biri tarihin öte yakasından şehri gözleyen ahşap binaların yorgun bakışları altındaki zamanın acılar mahşerinden çıkardıkları acılar kervanının hevenklerindeki hayali güzelliğe hasretlerini dile getirmekten kim bilir ne kadar aciz, ne kadar zavallı gibi duruyorlardı. Sanki için için ah ü figan edip ağlıyorlardı.
Geçenlerde acil bir ihtiyaç için çarşıya çıktım. Bir dostun babası vefat etmişti. Beş yüzyıllık Ali Paşa Camiinin önünde birkaç kişiyle beklenen cenazenin ne kadar garip, ne kadar masum, ne kadar sessiz ve ne kadar yorgun olduğunu; taş kaldırımların sessizliğe gömülmüş zamanın çığlıklarını hisseden kolu kanadı kırılmış asırlık çınarların gövdelerine hüzünle bakarak gördüm ve ağladım. Bir selam vermenin ötesinde hiçbir eşey yapamadığımı, tebessüm bile edemediğimi anlamak beni ne kadar hüzünlendirdi anlatamam. Bu avlunu ölümlerde ne kadar şen olduğunu, tabutların içinde cenazelerin kendilerini el üstünde taşıyan dostlarının dokunuşuyla ne kadar mutlu olduklarını görmüş ve yaşamışımdır. Fakat bu defa öyle olmadı… Sanki bir zaman daha da öyle olmayacak gibi… Avlu sessiz, şadırvan sessiz, son cemaat mahallindeki sütunlar, duvardaki taşlar renksiz ve sessiz, kapıdaki nakışların her birinin gözleri dolmuş sessiz sessiz ağlar gördüm. Her İçim burkuldu. Yüreğim dağlandı. Kim bilir caminin içindeki türkuaz halılar, kaç zamandır imanlı alınların dokunuşundan mahrum ve mahzun bir şekilde çığlıklarını kubbenin tezyinatına gönderiyorlar?
Şu şadırvanın kenarında kaç dostumun dertlerini paylaşırken huzur bulmuştum. Bugün hiçbir yerde huzur ve mutluluk meyvelerini görmeyişin verdiği bir sancı ile Sulu sokağa çıkmayı düşündüm. Keşke düşünmez olaydım. Keşke bir adım geçmişe kulak verip; bakırcıların, demircilerin, mutafların, kalaycıların, anahtarcıların, kebapçıların, süpürgecilerin, semercilerin, çömlekçilerin, çörekçilerin seslerini duymaz olaydım. Bir buçuk asır önce Deveci Hanında yüzlerce devenin, geviş getirirken kalenin ve Sulu sokağın zaman ötesi tarihini yudumladıklarını hatırlamaz; kim bilir belki, bir eski dostumun göz yaşlarını silmezdim.
Bu sokakta, sanatkârların ve ustaların elinden, dilinden, gönlünden dökülen uhrevi seslerin şehrin ruhunu nasıl da yıkadığını kaç defa tecrübe etmişimdir. Fakat bugün, ne bu ustalardan eser var, ne de şehrin ruhunu yıkayan o uhrevi sesler… Sessizlik; hayvanın, suyun, damların, boş pencerelerin, perdelerin, yıkılmış tar ü mar olmuş ahşap binaların, ölümü bekleyen zamanın ve mekanın ta ruhuna işlemiş.
Şehir ölü, zaman ölü, mekân ölü… Sanki her şey sessizliğin ve renksizliğin örtüsüne bürünmüş gibi… Ölümün, sessizliğin ve renksizliğin böylesine bir şehre yakıştığını; sadece bahar denen görünmez bir elin, bu sessiz güzelliği süsleyip takıp takıştırmak için ne büyük gayret sarf ettiğinin farkına varmak bile insana büyük hüzün veriyor…
Hüznün, acının ve sessizliğin böylesine zarif, böylesine endamlı, servi boylu bir güzel gibi Sulu sokağın bir başından öbür başına doğru salına salına yürümesi, gerçekten insanın içini titretiyor. Biliyorsunuz bütün güzeller ve güzellikler gibi bu güzel de ölüme koşar. Fani olanın ebedi olması düşünülür mü? Hayır… Halbuki fani olmak da bir güzellik… Eğer biz bu faniliğin farkına varırsak; şehrin, zamanın ve mekanın sessiz bir ölüme koşmasını bile bile yine de mutluluk devşirebiliriz.
Eğer, kalenin zirvesine doğru kanada kalkan kumruları görmesem; ne Takyeciler Camiinin önündeki bin bir yıllık zamanı yaşayan kalenin burçlarından imbik imbik damlayan hatıralarla doldurduğumuz doyumsuz çay sohbetlerinin tadını, ne hanların içinde elsiz kolsuz bestekârların zaman ötesinin bir sazın teline dokunarak besteledikleri uhrevi sadaların farkına varacağım, ne de iman kubbesinin kanatları altında ulvi gecelerde çekilen zikir meclislerinin farkında olacağım…
İşte bir hafta kaldı, Ramazan gecelerine… Ah uğruna bin bir can feda etiğim şehrim!
Ah hayallerimi, aşkımı, hasretimi, vuslatımı dile getiren asude şehrim!… Senin sonsuzluğa kanat açan gecelerini de ben bilirim.
Fanililiğin sonsuzluğa açılan bir yol olduğunu; kabrin, sura uzanan bir âraf olduğunu bilirim.
Ölümün bizim için bir yokluk değil bir başlangıç olduğunu; bu şehrin sessizliğinin, suskunluğunun ve sakinliğinin yeni bir dirilişe gebe olduğunu bilirim ve o anı sabırsızlıkla beklerim.
Bir gün dostlarımla buluşup sohbetin erişilmez tadına uzanmayı; sevdiğim şehrin her semtinde uhrevi bir halay kurmayı, seslerin ve renklerin asude demlerinde, bir uslanmaz âşık gibi yıldızlı gecelerinde hasreti vuslata dönüştürüp Samanyolu’nda sonsuzluk devşirmeyi dilerim.
O günlere tez zamanda kavuşmak dileğiyle hayırlı günler… Hayırlı cumalar…
Mehmet Emin ULU

"Mehmet Emin Ulu" diğer yazıları için tıklayın.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

PressTR.com © Copyright Tüm Hakları Saklıdır.

PressTR

tokat haberleri

tokat haber

tokat haber 60

tokat gazetesi

tokat gündem

tokat merkez haberleri

son dakika tokat haberleri

tokat haberi
tokat haberi oku