takip et takip et takip et
Köşe Yazıları

8 Şubat 2020 - 10:56:28 - 410 Okunma

OKUMA ÜSTÜNE

Okuma eylemi, yaşamımızdaki en yüksek kazanımdır. Okumak, her şeyin başı, en başta da öğrenme isteğimizin ilk adımıdır. Öğrenme isteği, yaygın ifadesiyle merak, doğası gereği insanda var olan, önüne geçilmez bir tutkudur. Her şey bununla başlar. Bu tutku, sonuçta insanı öğrenme dediğimiz yüksek, derin, bazen de sıcak, serin uğraş âlemlerine; oradan da türlü güzelliklerin boy verdiği huzur ve sükûn vadilerine ulaştırır.

Günümüzde uzmanlar, her türlü bilgilerimizi şu dört yoldan öğrendiğimizi ifade ediyorlar:

  1. Okumak
  2. Dinlemek
  3. Gözlem yapmak
  4. Düşünmek.

Ortaokuldaki Türkçe Öğretmenimiz Salih AKAY (yaşıyorsa sağlık, esenlik; öldüyse rahmet diliyorum.), bize her fırsatta, hep şunu söylerdi: “Türkçe dersinin gayesi, okumak, okuduğunu anlamak, anladığını anlatmak.”

Dikkat edersek, her iki sıralamada da “okumak”, en başta yer alıyor. Başka türlüsü de olamaz, zaten. Çünkü, kitap okumak suretiyle konuşmayı, yazmayı, dinlemeyi, insanlarla sağlıklı iletişimler kurmayı, oturmayı kalkmayı, hayatımıza hedef koymayı, sağlıklı kararlar vermeyi; daha nicelerini, nicelerini öğreniriz.

Yeterince kitap okumadığım dönemlerde, toplum içinde ağzımı açıp bir çift söz söyleyemezdim. Buna cesaret edemezdim. Yazı da yazamazdım. Değil iki satır yazı yazmak, bunun için kalemi elime almaya bile cesaret edemezdim. Şimdi, hem konuşabiliyorum, hem de yazabiliyorum. Çünkü kitap okuyorum.

Okuma deyince, kitap deyince, aklıma hep Ali Emîri Efendi ve Divânü Lûgaat’it-Türk gelir. Divânü Lûgaat’it-Türk, bilindiği üzere Türk kültürünün temel yapı taşlarından biridir. Aynı zamanda edebiyatımızın ilk’lerindendir. İlk sözlüğümüz ve dil bilgisi kitabımızdır. Nihat Sami BANARLI’nın ifadesiyle: “Hazırlanışı ve içindekiler bakımından devrinin dili, edebiyatı, tarihi, coğrafyası ve sosyolojisi hakkında kıymetli bilgilerle zengin bir millî kültür hazinesidir.”

Eser, Kaşgarlı Mahmud tarafından miladi 1072 yılında yazılmaya başlanmış, 1074’te tamamlanarak Bağdat’ta Abbasi Halifesi Al-Muktedi Billâh’a sunulmuştur. 7500’den fazla Türkçe sözcüğe Arapça karşılık veren bir sözlüktür.

Yazar , eserini bir milliyetçi bilinciyle ve bir bilgin sıfatıyla yazmıştır. Eserinde her sözcüğün anlamını verdikten başka, ayrıca bu sözcükle ilgili şiir, atasözü gibi bolca örneklere de yer vermiştir. Böylece eser, sadece sıradan bir sözlük olmaktan çıkmış, diğer söz varlıkları hakkında da bilgi veren zengin bir ansiklopedi değerine yükselmiştir. Yazar, eserinde her anlamda bir Türk dili milliyetçisi olarak karşımızdadır. Her sözcükte, her ifadede buram buram Türk dili sevgisi yükselmektedir. Öyle anlaşılıyor ki yazar, Divânü Lûgaat’it-Türk’ü yabancılara Türkçeyi öğretmek amacıyla yazmıştır. Daha da önemlisi, Arapça’nın Türkçe’den üstün bir dil olmadığını, ikisinin de atbaşı beraber yürüyebileceğini ispatlamak amacıyla yazmıştır. Eseri Arapça olarak yazmasının nedeni de budur. Diğer yandan eseri, bir Arap halifesine, hem de bu halifenin kendi başkentinde sunması da, aynı dil milliyetçiliği tavrının değişik bir tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Divânü Lûgaat’it-Türk’ün bugün ellerde bulunan tek nüshası, İstanbul’da Fatih Millet (Ali Emîri Efendi) Kütüphanesindedir. O da Kaşgarlı’nın el yazısıyla olan asıl nüsha değildir. Asıl nüshanın yazılışından 192 yıl sonra Şamlı Mehmet adlı bir kişi tarafından yazıya çekilmiş (istinsah) edilmiş başka bir nüshadır.

Bu nüshanın bulunuşu, kitaba verilen değeri ve kitapseverlik duygusunu göstermesi bakımından, oldukça dikkate değer ibretli bir öyküdür. Bu öyküyü, değerli edebiyat tarihçilerimizden rahmetli Ahmet KABAKLI, ‘’Türk Edebiyatı 2. cilt’’ adlı eserinde “kahramanlarının ağzından” kaydıyla şöyle anlatmaktadır:

Meşrutiyetin ilk yıllarında (kitabın 115. sayfasında bu tarih, 1910 olarak verilmektedir.) Vanioğullarından Nazif Paşa’nın akrabası olan bir kadın, Sahaflar Çarşısı’na bir kitap getirir. Kadın oradaki bir kitapçıya bu kitabı 30 altına satacağını söyler. Kitapçı, bu kitabı 30 altına almaları için Maarif Nezareti’ne başvurur. Lakin, Maarif Nezareti kitabı, bu fiyatı çok bularak almaz. Bunun üzerine kitapçı bu eseri, kitapseverliğiyle tanınan Ali Emîri Efendi’ye gösterir. Ali Emîri Efendi bir bakışta kitabın değerini sezer ve derhal kitapçıya 30 altını saydıktan başka, ayrıca ona üç altın da bahşiş verir. Böylece kitap, “Altının kıymetini sarraf bilir.” misali, ehil bir ele geçmiş olur.

Gerçek bir kitap dostu olan (sonraları Fatih semtine bir kütüphane bağışlayan) Ali Emîri Efendi, bu anıt kitabın değerini dostlarına, bu arada Kilisli Rıfat Bilge’ye de anlatır. Böyle olmakla beraber, gözü gibi koruduğu bu hazine değerindeki kitaba zarar gelir endişesiyle kimselere el sürdürtmez. Bu arada kitabın ünü, yayıldıkça yayılır.

En sonunda Sadrazam Talat Paşa’nın ricası üzerine Lügaat’in basılmasına razı olur. Eser, önce Kilisli Rıfat Bilge’nin gözetiminde üç cilt halinde basılmıştır (1915-1917). Eserin bugün ellerde bulunan tercümesi, Besim ATALAY tarafından yapılmış, bu çalışma Türk Dil Kurumunca tıpkıbasım ve dizinle birlikte beş cilt halinde yayınlanmıştır (1939-1941).

Eserin yayımı, dünya Türkoloji çevrelerinde büyük yankılar uyandırmış; batı ve bazı Türk bilginlerince eser üzerinde sayısız incelemeler yapılmıştır.

Kitap okumanın yararları elbet saymakla bitmez. Seneca: “Kitapsız hayat, kör, sağır ve dilsiz hayattır.” diyor. Benjamin Franklin, “Bir ülkede okumaya karşı istek artmadıkça, gaflet ve bu gafletten doğacak felaketler azalmaz.” demiştir.

Kitap okuma, hemen anlaşılacağı üzere, kalkınmanın ve gelişmenin de güvencesidir. Nitekim, James Hawel de: “Dünyayı yöneten, kalem, mürekkep ve kâğıttır.” diyor.

Kitaplar iç huzurumuzun da güvencesidir. Çünkü beynimiz ve ruhumuz da kitaplardan beslenir. Bundan olacak: “Odan kararınca ışığını, ruhun kararınca kitabını aç.” demişlerdir.

Kitaplar türlü dertlerin şifa kaynağıdır. Bacon, “Her zekâ hastalığına ilaç olarak kitaplarla bir reçete bulunabilir.” demektedir. Yine aynı kişi şunu da söylemektedir: “İnsanın doğa vergisi olan yetenekleri, kendiliğinden çıkan bitkilere benzer; okumakla budanmaları gerekir.” Aynı şekilde değerli öğretmenim rahmetli Rasim ŞİMŞEK de “Türkçe Anlatım” adlı kitabında: “Kitap, en etkili eğitim aracıdır. Çünkü bu araç, yaşlanmayan bir öğretmendir.” diyor.

Okumak, insanı olgunlaştırır. Onun için bol bol kitap okumak gerekir. Bizden büyüklerin değerli fikirlerinden her fırsatta yararlanmamız gerekir. Eski Millî Eğitim Bakanlarımızdan Hasan Ali YÜCEL, “Okumak” başlıklı bir yazısında şu cümlelere yer veriyor: “Yazı, zekânın fotoğrafıdır. Onda insan hayatının her yaprağı üstünde gezen gözlerin ışıkları, düşünen kafaların gölgeleri bulunur.

Okulda insanın olsa olsa on hocası olur. Hâlbuki kitap okuyan için her özlü yazıcı bir değerli öğretmendir.

Kitap, en gerçek bir dosttur. Ona her an davetli gibiyizdir. Çağırmasına gitmesek bile o yine darılmaz; bıkmadan usanmadan bizi bekler.

Yalnızlıkta dost ve arkadaş yokluğunun yerini ancak kitap tutabilir.

William Whiple: “Kitaplar, zaman okyanusu üzerine kurulmuş deniz fenerleridir.” diyor.

Bir işte başarıya ulaşmanın en etkin yolu, o işe “istek”le başlamaktır. Bu, her türlü başarının olmazsa olmaz koşuludur. Kitap okuma eyleminde de aynı durum söz konusudur. Bu nedenle, kitaplar en başta istekle okunmalıdır. Hatta bu istek, yeme içme gibi doğal bir gereksinim durumuna getirilmelidir. Bunun için çocuk ve gençlere okuma fikrinden çok, “okuma zevki” aşılanmalıdır. Tıpkı, iştah açıcı ilaçlar gibi başlangıçta ilgi uyandıracak kitaplar salık verilmelidir. Bu sağlandıktan sonra, elbet gerisi kolaydır. Victor Hugo’nun dediği gibi: “Okuma gereksinimi barut gibidir; bir kez tutuşunca artık sönmez.

Kitap okumak, hatta en verimli dinlenme yollarından biridir. Nitekim Dr. Galip ATAÇ, kitap okumayla ilgili olarak: “Okumak, zihni yormaz, yorulmuş zihni dinlendirir.” diyor.

Her yaşın ilgi ve eğilimleri farklıdır. Doğaldır ki, kişilerin okuyacağı kitaplar da farklılık gösterir. Sıtkı ÇAĞLAYAN, “Kitapların Dostluğu” başlıklı yazısında bununla ilgili olarak şu cümlelere yer veriyor:

Kitaplar da insanlar gibi çeşit çeşit, boy boy, değer değerdir. Okuyucu onlar arasından kendi ruhuna ışık tutan birini seçer. Bir çocuk rengârenk dünyalardan bahseden bir masal kitabını, bir âşık, romantik bir aşk romanını, bir bilgin bilimsel bir kitabı diğer eserlerden üstün tutar.

Aile içinde kitap okuyan birey sayısı ile çocuğun içinde bulunduğu sosyo-kültürel ortam, okuma alışkanlığı üzerinde son derece önemli bir etkendir. Nitekim, sürekli okuma alışkanlığı edinmiş kişilerin, özellikle de yazarların bol okumalı ortamlarda yetişenler arasından çıkması, bu görüşü doğrulamaktadır.

Okuma, türlü açılardan çeşitlendirilmektedir: Sesli Okuma, Sessiz Okuma.

Sesli okuma, birtakım kuralları gerektirmektedir. Özellikle de vurgu ve tonlama, jest ve mimikler, bu tür okumada büyük önem taşımaktadır. Çünkü, “ne” söylediğimiz değil, “nasıl” söylediğimiz önemlidir. Doğru seslendiremediğimiz bir sözün doğru anlaşılması da mümkün değildir. Öbür yandan, bir sözcüğün tek başına söylenişi ile bir cümle içinde söylenişi aynı şey değildir. Sözcük, cümle içinde o cümlenin işlevine göre anlam kazanır. Bir şiiri okurken, bir topluluğa hitap ederken, vermek istediğimiz duygu ve düşünceye göre sesimizi alçaltıp yükseltmeliyiz.

Bunun dışında okuma, güdülen amaca göre de çeşitlere ayrılıyor: Güdümlü Okuma, Sanatsal Doyum İçin Okuma.

Güdümlü okuma, kısaca kalem elde okuma demektir. Bu tür okumada belli bir konuda bilgi edinmek amacı vardır. Bu nedenle, her kaynağın bütünüyle okunması gerekmez. Sadece aranan bilgilerle ilgili bölümlerin okunması yeterlidir. Bunun için, kitapların “İçindekiler” bölümüne bakmak yerinde olur.

Sanatsal doyuma ulaşmak için okuma, özellikle roman gibi geniş evreni içeren eserlerin okunmasında izlenen yoldur. Olay örgüsü, ana duygu, zaman, çevre, dil ve anlatım; bunların hepsi okuyucunun ilgi alanında yer almakta ve yorumuna tabi tutulmaktadır. Okuyucu, eseri bunlardan tad almak, yorumlamak; sadece söylediklerini değil, söylemediklerini de kavramak amacıyla okumaktadır. Nitekim, Suut Kemal YETKİN, “Kitaplar, bizi yalnız söyledikleriyle değil, uyandırdıkları duyumlarla da kavrarlar.” demektedir. Aynı şekilde Anatol France, “Bir kitabın ne kadar okuyucusu varsa, o kadar değişik nüshası var demektir.” diyor.

Türk milletinin tarihî vasıflarından biri de bilim, ahlak ve eğitim sevgisidir. Nitekim, yazılı edebiyatımızın ilk ve sağlam kaynağı olan Göktürk Yazıtları’nda hükümdarların adları, “bilge” unvanıyla anılıyor. Bilge Kağan gibi. 8.- 9. yüzyıllardan kalma Uygur şiirlerinden birinde: “Bilgili kişi beline taş kuşansa altın olur, bilgisiz beline altın kuşansa taş olur.” denilmektedir. Kaşgarlı Mahmud’a göre, Türkler Uygur hakanlarına “aklı göl gibi çok olan” anlamına gelen unvanlar verirlermiş.

Edebiyatımızda ilk İslami Türk eserlerinden biri Atabet’ül-Hakayık’tır. Bu kitapta: “Âlim bilgi ile yukarı yükselir.” denilmektedir. Başlangıçta mecazi anlamda kullanılan bu söz, 800 yıl sonra gerçeğe dönüşmüştür. İnsanlık aya ulaşmıştır.

Takdir edileceği üzere, bütün bu örnekler, atalarımızın yüzyıllar öncesinden süzülüp gelen, her biri kitabı ve kitap okumanın değerini vurgulayan altın öğütlerdir. Bize düşen, bunları gereğince yorumlamak ve içerdikleri mesajları alarak kitap okumaya yönelmektir.

Cumhuriyetimizin kurucusu ve inkılâplarımızın öncüsü ulu önder Atatürk’ü Atatürk yapan, kişiliğinin diğer özellikleri yanında, onun doymak bilmeyen bir kitap okuma tutkusuna sahip olmasıdır. Bilmek gerekir ki, Atatürk diğer üstün özelliklerini de bu sayede kazanmıştır. Prof. Dr. Utkan KOCATÜRK, “Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri” adlı kitabında Atatürk’ün bu yönüyle ilgili olarak şöyle bir anekdota yer vermektedir:

1933 yılbaşı gecesinde Maarif Vekili Reşit Galip, kendisine “değersiz hediyemin kabulü” ifadesiyle yeni yıl armağanı olarak üç kitap hediye etmiştir. Atatürk bu jest üzerine şunları söylemiştir: “Bu anda duyduğum saadet büyüktür… Kendisinden ve diğer vekillerimizden her an böyle armağanlar beklerim. Vekil Bey’in değersiz dedikleri bu armağan, hakikatte çok değerlidir.

Gazeteci-yazar Yılmaz ÖZDİL, “Mustafa Kemal” adlı eserinde Atatürk’ün kitap okuma düzeyini gösteren yine şöyle bir anekdota yer vermektedir: Atatürk bir akşam Galip ARCA’nın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı oyunu izlemeye gitmiştir. Başlangıçta mutlu olan Atatürk, dakikalar ilerledikçe sinirlenmeye başlar. Yüzü asılır, kaşları çatılır. Oyun bitiminde eserin yazarını çağırtır ve ona, “Bunu siz mi yazdınız?” diye sorar. “Evet Paşam” cevabını alınca da iyice sinirlenir ve yazarı paylayan şu sözleri söyler:

– Hayır yazmış olamazsınız, bu piyes Fleur d’Orange isimli vodvilin neredeyse aynen çevirisi, neden bunu belirtmediniz?

Bu olay, aynı zamanda Atatürk’ün ahlaki değerler karşısında ne ölçüde hassas, ne ölçüde ödünsüz bir kişiliğe sahip olduğunu da göstermektedir.

Değerli tarihçi Prof. Dr. İlber ORTAYLI, “Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK” adlı kitabında yine Atatürk’ün kitapseverliğiyle ilgili olarak şu cümlelere yer vermektedir: “Cephede bile kitap okuyacak kadar gerçek bir kitap tutkunudur. Binlerce kitap okumuştur. Biraz da onun için büyük bir adamdır.

Görüldüğü üzere:

Atatürk, kitap okuduğu için büyük adam olmuştur.

Atatürk, kitap okuduğu için büyük bir hatip olmuştur.

Atatürk, kitap okuduğu için milletini 1919 yılının bunalımlı günlerinden 1922’nin zafer dolu günlerine ulaştırmıştır.

Atatürk, kitap okuduğu için çağa damgasını vurmuştur.

Atatürk, kitap okuduğu için Ziya Gökalp’in deyimiyle: “millî dehanın tam Kemali/Türk’ün hem celali, hem cemali” olmuştur.

Kitaplar tıpkı güneş gibidirler. Isı verirler, ışık yayarlar. Sıcağında ısınmamız, ışığında aydınlanmamız gerekir. Bunun için de faydalı, diriltici, coşturucu ve koşturucu kitaplar okumalıyız. Ünlü yazar Franz Kafka: “İnsanı ısıran ve sokan kitaplar okumalıyız. Okuduğumuz kitap bir yumruk indirerek bizi uyandırmıyorsa, ne işe yarar?” diyor.

Kitaplar, arada bir bizi yoruyor gibi görünseler de, verdikleriyle, kazandırdıklarıyla sonradan bizi yağmur sonrası doğan güneşin aydınlığına ulaştırırlar. Dilimiz düzelir, ufkumuz genişler, dünyamız güzelleşir. Gür ağaçların dallarından renk renk meyvelerin salınması gibi, kitaplar da bize türlü lezzetler, türlü renkler ve doyumsuz güzellikler sunar. Onları okudukça, bu lezzetleri tadarız, ağzımızdan ballar akar; çevremizde sayılan, sevilen, aranan insanlar oluruz. Çiçeklerden bal toplar gibi onların her birinden birer üslup, birer düşünce elde eder; bunları birleştirerek ışıklı dünyalara, zengin âlemlere ulaşırız. Öyleyse, arada bir yanımıza uğrayan bu geçici yorgunluklara aldırış etmeyelim. Hızımızı kesmeyelim. Aksine, ağaçların, çiçeklerin arasında durmadan uçuşan bal arıları gibi, yine kitaplarla beraber olalım. Onların yapraklarına dokunalım, kokularını alalım. Nitekim, Hz. Ömer, “Kitaplar, akıllı kişilerin bahçeleridir.” diyor. John Milton da “İyi bir kitap, düşünen insana hayat veren kandır.” diyor.

Ne var ki kitap okumuyoruz. Okumayan bir toplum olmuşuz. Büyüklerimiz de okumuyor, küçüklerimiz de. Okuma oranımızla ilgili olarak ortaya konulan rakamlar, düne göre biraz yukarıya çıkmışsa da, yine de arzu ettiğimiz düzeye ulaşmış sayılmayız. Hâlen dünya standartlarının altındayız. Çıtayı biraz daha yükseltmemiz gerekiyor. Böyle olmakla beraber, bu küçük kıpırdanış bile sevindirici. Bunda, başta Millî Eğitim Bakanlığı olmak üzere, devletimizin ilgili tüm kurum ve kuruluşlarının, en nihayet, konuya el atmaları suretiyle okullarımızda başlattıkları okuma seferberliğinin büyük rolü olmuştur. Bunu takdir, şükran ve minnetle karşılıyorum. Bu vesileyle, başta Millî Eğitim Bakanlığımız olmak üzere bakanlığın, ilgili kurum ve kuruluşların merkez ve taşra teşkilatlarında emeği geçen herkese saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Ayrıca, konuya destek veren, katkı sağlayan basın ve yayın kuruluşlarına, kişi, özel kurum ve kuruluşlara da minnettarlığımı ifade ediyor, saygı ve şükranlarımı sunuyorum. Bu katkı ve desteklerin artarak devam etmesini diliyorum.

Değerli kardeşim Prof. Dr. Ertuğrul YAMAN’ın hâlen sürmekte olan kitap okuma seferberliğine destek anlamında, bayramlarda ve benzeri günlerde dostlarımıza, özellikle de çocuklara kitap hediye etme önerisi vardır. Bu önerisini çeşitli platformlarda yaptığı konuşmalarda, okuma üzerine kaleme aldığı yazılarında önemle vurgulamakta ve ısrarla dile getirmektedir. Uygulamayı da bizzat başlatmış bulunmaktadır. Bu anlamlı, düzeyli ve teşvik edici yaklaşımını kutluyor ve yürekten destekliyorum. Yaygınlaşarak toplumsal bir davranış hâline gelmesini diliyorum.

Kitap okuma düzeyinin düşük olduğu ülkemizde, doğaldır ki gönüller sıcaklığını, dimağlar ışığını yitirmiş. Ortalarda insan görünüşlü canavarlar dolaşıyor. Bunlardan biri, 1999 depreminde sırf bileziklerini almak için enkaz altında can çekişen bir kadının kolunu kesiyor. Birisi, 2019 yılında ıssız bir sokakta evine doğru yürümekte olan masum bir genç kızı tam eve gireceği yerde bıçaklayarak öldürüyor. Bazıları da sırf birkaç kuruş parasını almak için annesini, babasını, ninesini, dedesini öldürüyor. Takdir etmek gerekir ki, bütün bu vahşetlerin gerisinde, pek çok etken düşünülebilse de, asıl etken kitap okumamaktır.

Ülkemizde çok önemli eğitim sorunlarından biri de genelde izlediğimiz yanlış okuma yöntemidir. İnsanlarımız, ne yazık ki, kitapları ya sadece sağ, ya sadece sol gözleriyle okuyorlar. Aynı şekilde söylenenleri de yine ya sadece sağ, ya sadece sol kulaklarıyla dinliyorlar. Bunun sonucunda da fikir bahçelerimizde yaban gülleri açıyor. Güzel yurdumuzda ne yazık ki birbirine yabancı, birbirine düşman, kavgacı, ayrılıkçı insanlar türüyor. İki söz bir araya gelmiyor. Hayatımızın tadı dirliği kalmıyor. Ne yazık ki bunun belirgin örneklerine, neredeyse her akşam televizyon ekranlarında rastlıyoruz. İçimiz kararıyor, ruhumuz daralıyor, hemen kapatıp başka kanallara geçiyoruz. Hâlbuki, “Nerede birlik, orada dirlik” vardır. Hâlbuki, “Baş başa vermeyince taş yerinden oynamaz.” Hâlbuki, vatanın imarı, birbirine taş atmak değil, taşı taş üstüne koymaktır.

Sözlerimi, değerli kardeşim Prof. Dr. Ertuğrul YAMAN’ın “Güncel Sorunlar Bağlamında Okumak ve Aklı Kullanmak” başlıklı yazısında yer alan şu cümleleriyle bitirmek istiyorum:

Ne zaman ki dolu zamanlarda, yolculuklarda, evlerde, iş yerlerinde ve pikniklerde… kitap okumaya başlar, sohbetlerin konusu okunan kitaplar olursa, işte o zaman ülkemizde huzur ve güven hâkim olur. Asayiş sorunları en aza iner; hep birlikte rahat, güven ve refah içinde yaşamaya başlarız. Böylelikle bizi rahatsız eden en başta sağlık sorunları olmak üzere, birçok sorun kendiliğinden ortadan kalkmış olur.

Ufkunuz açık, yolunuz aydınlık olsun.

Bol kitaplı, bol okumalı günler diliyorum.

Kalın sağlıcakla…

"Sami Yaman" diğer yazıları için tıklayın.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

PressTR.com © Copyright Tüm Hakları Saklıdır.

PressTR

tokat haberleri

tokat haber

tokat haber 60

tokat gazetesi

tokat gündem

tokat merkez haberleri

son dakika tokat haberleri

tokat haberi
tokat haberi oku