takip et takip et takip et
Köşe Yazıları

12 Aralık 2019 - 10:01:10 - 309 Okunma

NİKSAR’DA DOST SOFRASI

Geçtiğimiz hafta bir uhrevi yolculuğa eşlik etmek için Niksar’a gittim.  Beni oradan oraya taşıyan dağdan dağa aşıran arabam, Dönekse’den Niksar’ı gördüğünde, şaşırdı ve yavaşladı. Yemyeşil ovanın kışa dönen hazin yüzünü görünce o da üzüldü, ben de üzüldüm. Bu ovanın cıvıl cıvıl şakıdığını, her köşesinden hayat fışkırdığını görmeyeli sanki yıllar olmuştu. Fakat hiç de öyle değildi. Daha geçtiğimiz bahar bu ovanın içinde bir rüya âleminde gezer gibi dostlarla buluşmuş, asude zamanın tellerine dokunmuştuk.

İnsanın bütün varlığının tabiatla eşleşmesi hiç şüphesiz haleti ruhiyesiyle alakalı. O gün, hüzün yüklüydüm. Nihat Aymak kardeşimin annesi vefat etmişti. Anne kaybetmenin ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Otuz küsur yıl evvel küçük kardeşimin düğününden bir hafta sonra kaybettiğim annemin yeşil gözleri aklıma geldi. O solgun ve baygın ovanın taraçalarında onun gözlerinin derinliğini görmek, beni ne kadar mahzun etti anlayamazsınız. Hiç acele etmeden yeşil arabam ovanın bağrında süzülürken Kelkit ırmağının hırçın dalgaları gözüme ilişti. Orada koca bir tarihin aksini gördüm. Danişmend Melik Gazinin yağız atını şahlanışını gördüm.

“Yüreğimde dağ dağ olmuş kanlı yaralar/ Bir yetim boyun bükük karaları bağlar” beyiti düştü. Bir anda hüzün yaprakları etrafımı doldurdu. Savruldum savrulabildiği kadar, Çamiçi’nden sordu beni hatıralar…

Uhrevi yolculuğun ilk durağı Keşfi Camiiydi. Bu camiyi çok iyi hatırlıyorum. Kitabesi kayıptı. Niksar kaymakamlığı, vakıflar bölge müdürlüğü kayıp kitabesini arıyordu.

“Tokat Kitabeleri”  adlı kitabımın hazırlığını yaparken yolum ister istemez Niksar’a da düşmüştü. Keşfi camiinin kitabesini Niksar din görevlileri ve Niksar büyükleri dâhil sormadığım kimse kalmamıştı. Kimseden doğru dürüst bir cevap alamamıştım. “Yok, yok, yok…”  fakat bu cevaplara ben inanmamıştım.

Kayıp olan nesne kaybolduğu yerde aranır, sözünün icabını yerine getirmek için, bir gün Keşfi camiinin her yerini alt üst ettim. Tavan altına çıktım. En son minarenin altındaki kuytu yere indim. Gemici fenerleri, tahtalar, teller, süpürgeler bin bir çel çöpün atıldığı bir mezbelelik haline gelmiş minarenin dibini yavaş yavaş temizlemeye başladım. Saatlerce uğraştım, didindim, elim ayağım hatta yüzüm yırtıldı. Sonunda en dipte yüzükoyun yatırılmış bir taş buldum. Cebimdeki mendille elini yüzünü temizledim. Rutubetli bedenindeki kokuları içime sindire sindire taşı çevirdim. Aman Allah’ım aradığım hazineyi bulmuştum. Arşimet misali “Buldum, buldum!” diye çığlık atarak dışarı fırladım. Cemaatten biri” Hocam ne buldunuz, bu ne hal?” diye sorunca: “Kayıp kitabeyi buldum… Kayıp Kitabeyi buldum!” diye adamcağıza öylesine sarılmışım ki,”Hocam bu nasıl iş? Biraz yavaş ol kemiklerimi kıracaksın!” diye ikaz edinceye kadar sarılmıştım.  Sonrası malum. Kaymakamlık, belediye, vakıflar derken aylar sonra kitabe yerine takıldı.

Evet, işte o Keşfi Camiinde dostlarla buluştuk. Ayakta da olsa dost sofrasında nice güzel hatıralar paylaştık. Gönül hoşluğu ile sohbet ettik. Namazdan sonra naaşı Danişmend Melik Gazi kabristanına defnettik. Geri dönüşte Niksar Fatihinin yanına uğrayıp bir Fatiha okudum. Kaç ehli Müslim “Hocam arabaya buyur!” etmişse de ben itibar etmedim. Yürüyerek gitmeyi tercih ettim.

Kabristandan aşağı ilk adımı attığımda cenaze kervanlarını kaç asırdır seyreden evlerin mahzun yüzleriyle karşılaştım. Hepsi benim gibi hüzün yüklü, hepsi benim gibi mahzun gözlüydü. Kalenin yanaklarından aşağı sarkan kan kırmızı narların hüzünden parçalanan yüreklerindeki kan damlalarını taş kaldırımlarda görmek içimi bir kez daha burktu. Ağır ağır yürüdüm. Gördüğüm manzara içimi daha da acıttı. Bomboş evlere,  dağılmış hırpalanmış dükkânlara, sararıp olmuş duvarlara bakmak insana ne büyük azap veriyor. Bir zaman bu konaklarda, bu evlerde şen şakrak kahkahaların Çanakçı deresinin çağlayanlarıyla yarış ettiğini bilmek ve bugün onları duymamak ne büyük hüzün… Ne büyük acı…

Yüreğim kan ağlaya ağlaya “Ya Niksar hayatı unutmuş, ya hayat Niksar’ı unutmuş!” sedalarını damla damla bitip tükendiğini anlatan bir çeşmenin yanaklarına sundum. O da benim gibi yaralarını deşti. “Suyumun kuruduğuna değil, sahipsizliğime ağlıyorum. Gözümden ancak bu kadar yaş damlıyor… Tadım kalmadı, gönül dostum… Kurnamdan akan suya rağmen susuzluğum daha arttı. “ diye sanki benimle konuştu.

Bir avuç suyun yarısını, ya içtim ya içmedim. Gerisini yüzüme sürdüm. Anladım, bir dostun hüznü, hele anne hüznü; dost sofrasında benim ve benim gibilerin hüzün sofrası olmuş.   Ellerimi kaldırdım, bütün anneler için dua ettim. Dönekse’yi tırmanırken bir daha geriye dönüp bakmadım, bakamadım.

Rabbim, Şeb-i aruz’a gününe yaklaştığımız şu günlerde bütün şehirlerimizin, bütün sevdiklerimizi bahtını açık eylesin. Boş evlerde yol gözlemeyi, boş sokaklarda dost beklemeyi kimseye nasip etmesin… Selam ve saygılarımla…

"Mehmet Emin Ulu" diğer yazıları için tıklayın.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

PressTR.com © Copyright Tüm Hakları Saklıdır

PressTR

tokat haberleri

tokat haber

tokat haber 60

tokat gazetesi

tokat gündem

tokat merkez haberleri

son dakika tokat haberleri

tokat haberi
tokat haberi oku