takip et takip et takip et
Köşe Yazıları

10 Mart 2020 - 10:14:59 - 745 Okunma

DİNLEME ÜSTÜNE

Bilgi ve birikim kazanma yollarından biri de “dinleme” dir. Dinleme, her şeyden önce bir zihinsel eylemdir. Bir ucunda dinleyici, bir ucunda konuşmacı vardır. Dinleyici “anlamak”, konuşmacı da “anlaşılmak” için çaba harcar. Bu nedenle dinleyici dinlemesini, konuşmacı da konuşmasını bilmek durumundadır. Bunlardan birinin eksikliği, konuşmayı da dinlemeyi de etkisiz hâle getirir.

                Görüldüğü üzere, dinlemeyle konuşma, birbirini bütünleyen temel iletişim ögeleridir. İkisi de önemlidir. Etkin bir dinlemenin gerçekleşmesi için ikisi de gereklidir. Bunları terazinin kefelerine koyduğumuz zaman, ikisi de eşit ağırlıktadır. Ne var ki, konuşma dinleyici içindir. Dinleyicisiz konuşma düşünülemez. Toplum yaşamı, dinlemeyi de konuşmayı da gerekli kılmıştır.

                “Dinlemek Esenliktir” kitabının yazarı değerli eğitimci-yazar Sayın Esen Akdenizli Eryiğit, adı geçen eserinde, konuşma ve yazmayı “anlatma”ya, okuma ve dinlemeyi de “anlama”ya yönelik dil becerileri olarak ifade etmektedir. Bu bağlamda, özellikle “okuma”nın bir çeşit “görsel dinleme” olduğuna dikkat çekmektedir. Doğaldır ki okulda, iş yerinde, ailede, hayatın her alanında konuşuruz ve dinleriz. Öğrenciler, bilgilerinin büyük bölümünü öğretmenlerini dinleyerek öğrenirler. Çıraklar, mesleklerini ustalarını dinleyerek, gözlem yaparak, uygulayarak öğrenirler. Çocuklar ana dillerini başta anne ve babaları olmak üzere, yaşadıkları çevre içinde diğer insanları dinleyerek öğrenirler.

                Öyleyse, dinlemek, sadece bir iletişim ögesi değil, yaşadıkça beraber olmamızı zorunlu kılan önemli bir yaşam becerisidir. Nitekim, Diyojen: “Neden iki kulağımıza karşılık bir dilimiz var? Çok dinleyelim de az konuşalım diye.” demiştir. Bir zihinsel eylem olan dinlemeyi, yaşamımızda kazanıma dönüştürebilmemiz için, dinlemenin ayırıcı özelliklerini bilmemiz; daha da önemlisi, dinleme kurallarına uymamız gerekir.

                Hemen belirtmeliyiz ki, dinlemek, “işitmek” demek değildir. Tıpkı, bakmakla görmenin aynı şey olmadığı gibi. İşitmek fizyolojik, dinlemek psikolojik bir eylemdir. Kulağımızla işitir, zihnimizle dinleriz. İşitmenin süresi kulağa kadardır. Dinlemenin süresi özümsediğimiz yere kadardır.

                Dinleme, kararlı olmayı, psikolojik yönden dinlemeye hazır olmayı, her türlü ön yargıdan uzak olmayı, dikkatli ve sabırlı olmayı gerektirir. Bu niteliklere sahip olan bir dinleyici, iyi bir dinleyicidir ve dinlediklerini eleştirel ölçüler içinde değerlendirir. Bunları özümser ve benliğinde kazanıma dönüştürür. Gerçekten, dinlemek en başta etkin bir öğrenme yoludur. Hem öğretir, hem var olan dinleme becerilerimizi geliştirir. Konuşa konuşa konuşmayı, dinleye dinleye de dinlemeyi öğreniriz.

                Sağladığı kazanımlarla yaşamımızda bunca önemli bir yere sahip olan dinleme eylemi, ne yazık ki uygulanması zor bir davranış modelidir. Bunun iki nedeni var: Birincisi, konuşma hızı ile düşünme hızı arasındaki farklılık. İnsan konuşurken dakikada 100-150, düşünürken 500-600 kelimelik bir düşünme kapasitesine sahiptir. Konuşma hızı ile düşünme hızı arasındaki bu farklılık, dinleme sırasında ister istemez, 300-400 kelimelik bir boşluk doğuruyor. Dinleme güçlüğü de işte tam bu noktada başlıyor. Bu süreçte, dinleyicinin dikkati başka alanlara kayabiliyor. Ya dinlediklerine cevap hazırlıyor, ya ertesi gün yatıracağı faturaları, belki de giyeceği takımı ya da takacağı kravatı düşünüyor. Bu arada muhtemeldir ki, konuşmacının bazı sözlerini kaçırmış; bu yüzden de iletişimi koparmıştır. İşte, iyi bir dinleyicinin dinleyicilik vasfı, kendini bu noktada göstermektedir. İyi bir dinleyici, bu boşluğu iyi yöneten, aynı şekilde dinleme becerisini de iyi kullanan dinleyicidir. Dinleyici, boşluk var diye kendini boşluğa bırakmamalıdır. İyi bir dinleyici, dinleme sırasında elinde kalem, gerektikçe notlar alarak bu boşluğu, hatta avantaja dönüştürebilir. Ancak bunu yaparken, karşısındaki konuşmacının dikkatini dağıtmaktan, bugünlerdeki yaygın ifadesiyle, insicamını bozmaktan kaçınmak gerekir. Zaten, not almak da, söylenenlerin hepsini yazmak demek değildir.

                Dinleme ortamı, bir nezaket ortamıdır. Dinleyiciyi olduğu kadar, konuşmacıyı da etkiler. Bunda dinleyici davranışları çok önemli bir etkendir. Dinleyicinin jest ve mimikleri, duruşu, oturuşu, soru sorma biçimi, cep telefonuyla meşgul olması gibi davranışları, konuşmacının performansını etkiler.

                Dinlemek, esas itibariyle iletişim ekseninde yürüyen bir eylemdir. Günlük hayatımızda seminer, panel, sempozyum, sohbet ortamı, aile ortamı gibi çok değişik ortamlarda dinleyici olarak bulunabiliriz. Bu ortamlar dinleyici ve konuşmacı açısından her ne kadar bazı farklılıklar gösterse de, yine de iyi bir dinleyici olma anlayışımızı, uygar bir insan olmanın gerektirdiği sosyal nezaketi elden bırakmamamız gerekir. Bu nezaketi insanlardan esirgemememiz gerekir. Unutmamalıyız ki, sağlam ve sağlıklı bir iletişimin gerçekleşmesinde konuşan kadar dinleyenin de büyük rolü ve payı vardır. Yine unutmamalıyız ki: “Dinleyen, söyleyenden arif gerek.” denilmektedir. Hatta diyebiliriz ki, konuşmacıyı konuşturan biraz da dinleyicidir. Onun etkin dinleme becerisidir. Nitekim ünlü yazar Mark Twain: “Nazik bir insan anlatılan hikâyeyi her zaman ilk defa duyan insandır.” diyor. Bu söz, dinleme becerisini gereğince kullanmayanlara bir ders niteliğindedir.

                İnsanları dinlemeliyiz ve onlarla olan iletişim bağlarını koparmamalıyız. Aksi takdirde, çok kere geri dönüşü olmayan ciddi kayıplara uğrarız. Çocuğumuzu dinlemezsek, bir müddet sonra, o da bizi dinlemez. Arkadaşımızı dinlemezsek, fazla sürmez, onu kaybederiz. Dostlarımızı dinlemezsek, terk ediliriz, yalnızlığa itiliriz. Hele de eşimizi dinlemezsek… Bunun getireceği felaketi düşünmek bile istemiyorum. Bunun getireceği felaketin derecesini ifade edecek sözcüğü bulmakta zorlanıyorum. Herhâlde kendimizi kaybederiz.

                Dinlemeyi zor kılan ikinci neden de farklı değerlere sahip olan insanların, buna bağlı olarak farklı tercihlere sahip olmasıdır. Gerçekten de kimimiz paradan, kimimiz ünden-şöhretten, kimimiz sanattan, kimimiz spordan hoşlanırız. Yemek tercihlerimiz, giyim tarzlarımız farklıdır. Bunun gibi dinlediklerimiz arasında da çok kere seçici davranırız. Tercih alanımıza girmeyen sözleri dinlemek istemeyiz. Nitekim, bir konferans, bir seminer çağrısı aldığımızda, ilk önce konusuna bakarız. Tercih alanımıza giriyorsa gideriz, girmiyorsa gitmeyiz.

                “Dinlemek”, “dinlenmek” demek değildir. Bu nedenle, dinlerken zihnimizi açık ve işler durumda tutmamız; söylenenleri anlamak ve öğrenmek için konuya odaklanarak içsel bir çaba harcamamız gerekir. Ancak böyle yaparak dinlemekten beklenen kazanımı elde edebiliriz. Nitekim Plutarch: “Dinlemeyi öğrenirsen, kötü konuşulanlardan bile faydalanabilirsin.” diyor.

                Bütün bunlar gün gibi ortada iken, ne yazık ki günümüzde dinlemek gibi soylu bir becerimizi gereğince kullanmıyoruz. Artık birbirimizi olması gerektiği ölçüde yeterli sabır, nezaket ve olgunluk içinde dinlemiyoruz. Bu nedenle de insanlarla olan sağlıklı iletişim bağlarını koparıyoruz. Bu da her anlamda ve her alanda sayısız olumsuzlukları beraberinde getiriyor. Bunun belirgin örneklerinden biri de, hemen her gün televizyon ekranlarında izlediğimiz tartışma programlarıdır. Bu programlarda konuşmacılar, genellemiyorum ama, çok kere dinleme adabına uymuyorlar. Birbirlerinin sözlerini kesiyorlar, birbirlerine seslerini yükseltiyorlar, hatta nezaket dışı sözler sarf ediyorlar. Konuşma ve dinleme adabını bilmeyen bu insanlar, en başta öğrencilere kötü örnek oluyorlar. Akşam televizyonda bu olumsuzlukları gören öğrenci, ertesi gün okulda öğretmeninin anlattıklarını ne ölçüde önemseyecek ve benimseyecektir? Okulun dışının, okulun içini olumsuz etkilemesi demek olan bu durumun, devletimizin ilgili kurumlarınca ele alınıp çözümleneceğini umuyor ve bekliyorum.

                Atatürk’ün şu sözleri, dinlemenin önemini vurgulayan anlamlı öğütlerdir:

                “Her insanın mensup olduğu toplum için düşündüğü binbir fikir olabilir. Fakat sağını solunu dinlemeden söylenmiş sözler, benim telakkime göre, uzun uzun ve derin denemelerle incelenmedikçe iş sahasına çıkmazlar.

Şu sözleri ise, Atatürk’ün üstün kişiliğinin dikkate değer ayrı bir örneğidir:

Bazen hiç umulmadık adamdan, ben pek çok şeyler öğrenmişimdir. Hiçbir kanaati değersiz görmemek lazımdır. Neticede, kendi fikrimi uygulayacak bile olsam, herkesi ayrı ayrı dinlemekten zevk alırım.

Dinlemek; saygının, nezaketin, olgunluğun, hoşgörünün, kısaca uygar oluşun göstergesidir. Milletlerin kültür ve edebiyatları, dinlemenin önemine dikkat çeken olay, durum, güzel sözler ve anekdotlarla doludur.

Atatürk’e başarılarının sırrı sorulur. Şöyle cevap verir : “Durur, durur dinlerim.” der ve yine tekrarlar: “Durur, durur dinlerim.

Hazreti Muhammed, “İnsan vücudunda iki organ vardır: Kalp ve dil. Kötü olduklarında, bunlardan daha kötüsü; iyi olduklarında, bunlardan daha iyisi yoktur. Bu iki organ iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Unutmayalım ki, insan dilinin altında gizlidir.” diye buyurmuşlardır.

Oliver Wendel Holmes: “Bilginin doğal sonucu konuşmak, bilgeliğin ayrıcalığı ise dinlemektir.” demiştir.

Benjamin Franklin: “Dinlemesini bilenler, ülkeleri fethetmesini bilenlerden daha büyüktür.” demiştir.

Bazı şiir, atasözlerimiz ve deyimlerimiz de dinlemenin önemini vurgulamaktadır. Söz gelimi, “can kulağıyla dinlemek”, “kulak vermek”, “kulağına girmek”, “kulak kabartmak” deyimleri, dinlemenin nasıl olması gerektiğini vurgulamaktadır. Karacaoğlan, şu ünlü dizeleriyle yine dinlemenin şekline ve önemine vurgu yapmaktadır:

Mecliste arif ol, kelamı dinle

El iki söylerse sen birin söyle.

Şu anekdot da dinlemenin önemiyle ilgilidir:

Bir öğrenci, ünlü düşünür Sokrat’tan ders almak ister. Sokrat, bunun için öğrenciden hayli yüksek bir ücret talep eder. Öğrenci ücreti pahalı bulduğunu söyleyince, Sokrat ona: “Ama evladım, ben bu paraya sana hem konuşmasını, hem de dinlemesini öğreteceğim.” der.

İnsan doğası gereği anlaşılmak, onaylanmak, takdir edilmek ve değer görmek isteyen bir varlıktır. Uygar kişi, bunlara cevap veren insandır. Bu anlamda, Mevlana Celâleddin Rûmi: “Dertli insan içi duman dolu odaya benzer, onu dinlemek, o odaya bir pencere açmak gibidir.” demiştir.

Ne yazık ki dinleme kültürümüz, günümüzde artık olması gerektiği ölçüde önemsenmiyor. Bu yüzden de toplum ölçeğinde gittikçe genişleyen kesimlerde iletişimsizlikler, anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar, atışmalar ve çatışmalar yaşanıyor. Gün geçmiyor ki haber bültenlerinde, yazılı basında konuşmayı ve dinlemeyi bilmeyen insanların neden oldukları trajikomik haberleri dinlemeyelim, okumayalım. Mahkeme salonları, bu tür davalar yüzünden her gün dolup dolup boşalıyor. Kahvehanelerin önü, bazen bir anda savaş meydanına dönüyor. Meğer Konfiçyüs ne kadar haklıymış…

Dinleme kültürünün aşınmasından kaynaklanan olumsuzluklara günümüzde ne yazık ki sohbet ortamlarında da sıklıkla rastlıyoruz. Sanıyorum, hepimiz bu tespitin tanıklarıyız. Sohbet sözcüğü, en başta konuşma ve dinleme olmak üzere, sevgiyi, yaygın ifadesiyle muhabbeti, saygıyı topluca ifade eden geniş anlamlı bir kavramdır. Bunlardan birinin eksikliği, sohbetin tadını, ahengini, neşe ve zevkini bozar. Dikkat edersek, öteden beri sohbet sözcüğü, muhabbet sözcüğü ile birlikte kullanılagelmiştir. “Sohbet-muhabbet” şeklinde kalıplaşmıştır.

Sohbet bir paylaşma kültürüdür. Doğal olarak, konuşmayı ve dinlemeyi gerektirir. Bu ortamda dertler, sevinçler, duygular, düşünceler paylaşılır. Dertlere çareler aranır, çözümler üretilir. Bir dinlenme, rahatlama ve deşarj ortamıdır, sohbet ortamları. Böyleyken sırf konuşmayı ve özellikle de dinlemeyi bilmediğimizden bu nezih ortam, bir anda sıcaklığını yitirerek soğuk rüzgârların estiği bir gerilim ortamına dönüşüyor. İnsanlarımız nedense, konuşuyor, konuşmayı seviyor; fakat dinleme konusunda ortam nezaketinin gerektirdiği yeterli duyarlılığı göstermiyor. Böyle olunca da sohbet, sohbet olmaktan çıkıyor, birtakım başıboş sözlerin havada uçuştuğu doludizgin bir söz yarışına dönüşüyor. Kimse kimseyi dinlemiyor. Herkes bir an önce söz sırasının kendisine gelmesini gözetiyor. Biri bitirmeden  öbürü söz alıyor. Hatta bazıları, yarım nefeslik bir boşluktan istifadeyle araya dalışlar yapıyor, sözü kapıyor ve başlıyor konuşmaya. Susturabilene aşk olsun. Biraz önce konuşan kişinin anlattığı fıkraya benzer başka bir fıkrayı anlatıyor. O bitiyor, başka bir olay anlatıyor. Söz uzadıkça uzuyor. Fakat ilginçtir, ertesi gün anlatılanlardan hiçbiri, hiç kimsenin aklında kalmıyor. Çünkü dinlememişizdir ve dinleme becerimizi kullanmamışızdır. Çünkü, söyleyen söylemesini, dinleyen de dinlemesini bilmemiştir.

Değerli öykü ve tiyatro yazarımız Haldun TANER, dinlemeyle ilgili olarak kaleme aldığı bir yazısında şu cümlelere yer veriyor:

“İdeal konuşma, karşılıklı saygıya dayanır.”

“İyi bir dinleyici mıknatısa benzer. Ağzınızdan sözleri mıknatıs gibi çeker.”

“Kötü dinleyici ise, tam tersine insanda konuşma hevesi bırakmaz. Kötü dinleyici siz konuşurken kendi söyleyeceklerini tasarlar.”

“Bazısı da kendisiyle doludur. Söyleyecekleri ile sarhoştur.”

Yazarımız yazısını şu cümleyle bitiriyor:

Bir insanı dinlemek, ona en büyük insancıllığı göstermektir.

Dinleme kültürü, hayatın her alanında etkili olan temel bir davranış kalıbıdır. Bir yaşam ilkesidir. Bir disiplindir. Eğitimde, sağlıkta, kalkınma ve ülke savunmasında başat bir rol oynar. Bu nedenle önemsemeyi ve özümsemeyi gerektirir. Öbür yandan, unutmamalıyız ki, dinlemeden dinlenemeyiz. Çünkü dinlenmenin ön koşulu dinlemektir. Dinlemenin getirdiği bilgidir, ilgidir, saygıdır, nezakettir. Ancak bunlara ulaştığımız yerde dinlenmeyi hak eder duruma geliriz. Bunun yolu da dinlemekten geçer.

Dinlemeyi ihmal ettiğimiz facia boyutundaki çok önemli bir alan da çocuklardır, çocuklarımızdır. Özellikle de okul öncesi çağındaki küçük çocuklardır. Onları o kadar çok ihmal ediyoruz ki! Bu konu bağrımda onulmaz bir yara, yüreğimde dinmeyen bir sızıdır. Ne zaman bir çocuk ağlaması duysam, yüreğim parçalanır, dünya başıma yıkılır. Çünkü biz büyükler, bu henüz yeterince konuşamayan, meramını tam olarak anlatamayan, cümle kuramayan, duygularını ifade edemeyen bu zavallı, çaresiz çocuklara çok anlayışsız, çok acımasız davranıyoruz. Onların daha şimdiden sağlıksız, mutsuz bireyler olarak büyümelerine neden oluyoruz. Böylece, belki de farkında olmadan, onların gelecekteki mutsuzluklarının, başarısızlıklarının da muhteşem mimarları oluyoruz. Çocuk yetiştirmek demek, sadece onların karınlarını doyurup sırtlarını giydirmek, ceplerine harçlıklarını koyup okula göndermek değildir. Asıl onları ruhen güçlü, mutlu, öz güven sahibi, dengeli bireyler olarak hayata hazırlamaktır. Onları dinlemektir. Onlara değer vermektir. Onlarla arkadaş olmaktır. Kişiliklerini inşa etmektir. Bernard Shaw’ın şu sözü, bu açıdan anne babalara yerinde ve önemli bir uyarıdır: “Sadece okulda eğitilen çocuk, eğitimsiz kalır.

Eğitime ve çocuklara olan yüksek duyarlılığı nedeniyle, çok sayıda kitaplar yazan Hatice Kübra Tongar, “Bağırmayan Anneler” kitabında bir arkadaşından dinlediği oldukça dikkate değer şöyle bir olay anlatmaktadır:

Bir Ramazan akşamı iftara misafirler gelecektir. Evin hanımı mutfakta yoğun bir hazırlık telaşındadır. Yanında da 5 yaşındaki kızı vardır. Vakit hızla yaklaşmaktadır. Çocuk da içeri dışarı girip çıkmaktadır. Bayan son hazırlıkları yapmakta iken, bir anda çocuğun yanında olmadığını, sesinin de çıkmadığını fark eder. Çocuğun bir yerleri karıştırdığını, ortalığı dağıttığını düşünür, büyük telaş yaşar. O telaşla misafir odasına gider. Gördükleri karşısında kan beynine sıçramıştır, çılgına döner. Çocuk, eline geçirdiği bir haşhaş poşetini odadaki bütün koltuk, halı ve sehpaların üzerine boşaltmış, iş başarmış insanların övüngen tavrıyla annesinden kocaman bir aferin beklemektedir. O masumiyetle annesinin yüzüne bakmaktadır. Neyse ki, annesi kendini dizginleyip sakinleştikten sonra, çocuğa bunu niye yaptığını sorar. Aldığı cevap, işte tam da burada neşter vurmaya çalıştığımız derin yaraya ilaç olacak, birinci ağızdan, özetleyici bir derstir. Çocukları anlama ve dinleme dersidir. Büyükler olarak bizim almamız gereken derstir. Çocuk, haşhaşı pastaların üstüne dökülen bir süs maddesi olarak öğrendiği için, odayı da bu şekilde süsleyip annesine yardım etmek istemiştir.

Azıcık bir gülümseyelim. Bir Temel fıkrasına ne dersiniz?

Temel gümrük memuru olarak görev yapmaktadır. İşleri oldukça yoğundur. Dertlidir, lakin derdini kimseye anlatamamaktadır. Bu yüzden bir hayli üzgündür. Derken, bir gün gazetede, gümrük kapılarında dinleme cihazları bulunduğunu belirten bir haber okur. Bir hayli sevinen Temel, geriye yaslanır ve keyifle konuşmaya başlar: “Çok şükür! Artık bizi de bir dinleyen var! ” der.

Hayatımızda dinlemenin önemine işaret eden olgu ve olaylar, bununla ilgili araştırma ve incelemeler gün geçtikçe artıyor. Kitaplar yazılıyor, seminerler veriliyor, kurslar düzenleniyor. Bunlar sevindirici. Lakin bunlara rağmen dinlemeye yeterli ilgi ve duyarlılığın gösterilmemesi ise, hem üzücü hem de düşündürücüdür.

Uzmanlar, doğarken de ölürken de vücudumuzda en önemli organımızın kulak olduğunu söylüyorlar. Çünkü doğarken ilk, ölürken de son işlevi kulağın yaptığını belirtiyorlar. Bundan olsa gerek, öteden beri büyükler: “Ölmüş insanın bile yanında güzel konuşun.” uyarısında bulunurlar.

Son yıllarda, özellikle çalışan ailelerde çocuklar hepten yalnızlığa itilmektedir. Çocuk kreşe de gitse, evde de kalsa, akşama kadar annesini özlemektedir. Çünkü, çocuk, onu annesi kadar seven, dinleyen, anlayan; onunla oynayan, yaramazlıklarına katlanan başka hiç kimsenin olmadığını bilmektedir. Çocuğa ailenin özellikle de annenin verdiği sıcaklığı, sevgiyi hiçbir oyuncak, hiçbir sanal elektronik alet veremez. Bütün odalar bu oyuncaklarla, elektronik aletlerle dolup taşsa bile, çocuk mutlu olamaz. Çünkü ağaç suyla, çocuk sevgiyle büyür. Anneler dünyanın en değerli, en fedakâr ve en kahraman insanlarıdır. Onları ne kadar övsek, onlarla ne kadar övünsek azdır. Bütün annelerin ve bütün kadınların Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyorum.

Dinlemek, iletişim doğrusunun uç öğesi. Öbür ucunda da konuşan var. Dinlemeyi ihmal ettiğimiz an, iletişimin bir ucu da boş kalıyor. İletişimsizlik doğuyor. Bu da sosyal sorunlarımızın en büyüğü, en onulmazı. Böyleyken, ne yazık ki dinleme konusundaki umursamazlığımız yüzünden hemen her alanda çok büyük sorunlar yaşıyoruz. Okullarda öğrenciler öğretmeni dinlemek yerine, cep telefonlarıyla uğraşmayı tercih ediyorlar. Aile içinde tablet, televizyon bağımlılığı her şeyin önüne geçmiş bulunuyor.

Köklü bir dinleme kültüründen geliyoruz. Çağlar boyu masal analarından masallar, meddahlardan hikâyeler dinleyerek büyümüşüz. Tıpkı, ulu bir ağacın çağları aşıp gelen yıkılmaz dalları gibi. Bizi biz yapan, bize kimlik ve kişilik veren bütün millî, dinî, sosyal ve kültürel değerlerimiz, hep bu ulu ağacın gölgesinde hayat buldu; yeşerdi, büyüdü ve boy verdi. Bu nedenle varoluşumuz, bu ağacın yaşamasına ve yaşatılmasına bağlıdır. Kuşkusuz bu görev bizimdir, hepimizindir. Bilmeliyiz ki, kök kurursa, dallar da kurur. Yine bilmeliyiz ki, ağaç kökü üstünde yükselir.

Güzellikler, güzel günler ve gelecekler diliyorum.

Kalın sağlıcakla…

"Sami Yaman" diğer yazıları için tıklayın.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

PressTR.com © Copyright Tüm Hakları Saklıdır.

PressTR

tokat haberleri

tokat haber

tokat haber 60

tokat gazetesi

tokat gündem

tokat merkez haberleri

son dakika tokat haberleri

tokat haberi
tokat haberi oku