takip et takip et takip et
Köşe Yazıları

25 Eylül 2020 - 14:02:00 - 411 Okunma

BEHZAT ÇARŞISI’NIN ÜÇÇEYREĞİ Ve TOKAT SAATHANESİ -SAATÇİ ZEKİ VE MEMİŞ EFENDİLER-

Yaş altmışı geçmiş, hiç farkında değilim. Saathane de hatırlatmadı, üstüne konan kuşları ürküten sevimsiz, kocaman “dan… dan…“ sesiyle uyarmadı demek ki, bizi bu çarçabuk geçen ömür çarkından. Ya da kabahatlisi o değil: Uyanamayan, geçen yılları nedense bir türlü kabullenemeyen, genç olduğumuzu sanan biziz kabahatli.

Üç çeyrek dedim, çünkü iki çeyreği zaten ben yaşadım. Üçüncü çeyreği ise o yörede doğup, büyüyen değerli büyüklerimin bana anlattıklarıyla tamamlamaya gayret ettim. Kim mi bu saygın değerler?  Hizmetleriyle ülkemize ve Tokat’ımıza damgasını vurmuş unutulmayan siyasetçilerimizden Eski milletvekili ve bakanlarımızdan Ali Şevki Erek başta olmak üzere  doğup, doydukları bu güzel toprakları nasipleri gereği olsa gerek terk edip İstanbul’da, Ankara’da Bursa’da İzmir’de, Antalya’da hayatlarına devam etmeyi tercih edenlerden, Behzat Çarşısının meşhur Kunduracısı Hayati Başara’nın oğlu Avukat Yahya Başara, Ekmekçi Konyalı Ali (Seyit) Ustanın oğlu, Emekli Selçuk İcra Müdürü Kazım Çıkrıkçı , Horuç Camii’nin tanınmış imamlarından Hacı Ömer Efendi’nin torunu, Behzat Camii Hocası Hacı Mehmet Efendi’nin oğlu, Perviz Sokağı’ndan komşumuz emekli İnşaat Mühendisi Turan Sözen, Meşhur Salepçi Remzi Ağabeyin Antalya’da yaşayan oğlu Oktay Salepçigil.

 Yine yaşları üç çeyreği aşmış, saat kulesinin ilk saatçilerinden Saatçi Memiş Efendi’nin torunu İzmir’de hayatını devam ettiren Emekli Orman Mühendisi Serter Savuran, Atatürk’ün şoförlerinden Ahmet Oğuz’un (Arap Ahmet) kızı, İstanbul’da yaşayan emekli öğretmen Nebahat Oğuz , Niksar’ın meşhur müftülerinden Sait Hoca’nın torunu Ankara’dan Serpil İspanoğlu ve Tokat Şairler ve Yazarlar Derneği ailesinden yetmişlik delikanlı Emekli öğretmen Burhan Kurddan

Bir de korana virüs riskine rağmen Behzat Çarşısının dükkânlarını tek tek benimle gezip bilgilendirenler: Tokat’ın meşhur dabaklarından Abdullah Yükler’in oğlu, Tokatspor’un yıllarca yöneticiliğini yapan bir dönemin esnaflarından Hüdai Yükler ve şehir eşrafından Behzat’taki  Yeşilırmak Kahvehanesinin sahibi Arif Ağa’nın oğlu, eşraftan Mehmet Samur.

Çalışmamıza çok sayıda şahsiyet fotoğraf ve bilgi aktardı. Benim için her biri ayrı ayrı değeri olan o insanlara unuttuklarım da olur endişesiyle yazının sonunda teşekkür etmeyi uygun gördüm. Bu konuda engin hoş görülerine sığınıyorum.

Önce asar – ı antika heybemde elli yılda biriktirdiklerimi bir bir ben boşaltayım, bir bakın neler var. Sonra sizlerle birlikte Behzat Çarşısı’nın daracık kaldırımlarında üç çeyreklik bir zaman diliminde adım adım dolaşarak tarihi bir gezi yapalım.

Çocukluluğumuzda büyüklerin ağzından hiç kule sözünü duymadım. Herkes saathane/satane diyordu. Evimiz Perviz Sokağı’nda ve saathaneye sadece 250-300 metre uzaklıkta olduğu için her yarım saat ve saat başı vuran çan sesiyle günlük hayatımızın bir parçasıydı bu tarihi yapı. O yıllarda kollarımızda çoğunluğumuzun saati olmadığı için zamanımız, saathaneye ve hemen bitişiğindeki Behzat Camii’nden gelecek ezan sesine bağlıydı. Her ne kadar gündüzlere gürültü hâkim olsa da gecelerin sahibi zamanı dört yana eleyen bu saathane idi.

İlkokul ve ortaokul yıllarında bünyem çok zayıf olduğu için sık sık hastalanırdım. Öyle ki bazı geceler uyuyamazdım. İşte o zaman saathane benim arkadaşım olurdu sanki. Onun saat başı çalacak çan sesini dinleyerek, karın ağrısıyla kıvranarak sabahı beklerdim. Bu yetmiyormuş gibi Bey Sokağı’ndaki  Eyüpoğulları’nın bahçesinde bulunan büyük ceviz ağaçlarına konan bir baykuşun ruhumu alt üst eden o uğursuz ötüşüyle irkilir dururdum.

Yaşımız altmışı geçtiğine göre elli yıl öncesini çok iyi tasvir edebiliyorum. Öyle olunca, sizler de yarım asırlık tarih oluyorsunuz, derlerdi büyüklerimiz.

Adını, içinde bulunan camiden alan Behzat çarşısı yakın dönemlere kadar şehrin üç büyük çarşısından biriydi. Mahkemeönü çarşısı (Sulusokak tarafı) ve meydan çarşısı daha çok köylerden gelen halkın kaynaştığı merkezlerdi. Ancak Behzat çarşısının diğerlerinden farklı ve üstün yönleri vardı. Çünkü Hükümet binası, Adliye, Jandarma Komutanlığı, Özel İdare, Mevlevihane (uzun yıllar, kadınlar hapishanesi, erkek ve kız Kur’an kursu olarak kullanılan bu eser şimdi müze olarak hizmete devam ediyor),bitişiğindeki Mevlâna Hamamı, Kör Aziz’in seteni, köşede Vehbi’nin kahvehanesi, Behzat Polis Karakolu, İbn-i Kemal İlkokulu, Cumhuriyet İlkokulu, bir iki eski han, yeni açılan Atlamataş Caddesinin hemen karşısında Behzat’ı yüksekten kuşbakışı seyreden Devlet (Memleket) Hastanesi, Verem Hastanesi o merkezi sahanın içinde idi.

Şehrin eşrafının yoğunlaştığı Bey Sokağı, Bey Hamam Sokağı, Perviz Sokağı ve yine nüfus bakımından kalabalık bir mahalle olan Çay’ın ve Tokat’ın, merkeze ve Yıldızeli’ne bağlı bazı köylerin yolları buradan geçiyordu. Tokat’ı Artova’ya, Çamlıbel’e (daha önce ilçe merkezi), Sivas’a bağlayan yol da zamanına göre Behzat’a değer katan uluslararası yol gibiydi. Tabi yine halk arasında şaraphane olarak bilinen ve Tokat ekonomisinde büyük bir yeri olan Vasfi Diren’in Diren Şarap Fabrikası’nın (Sonra DİMES Gıda Sanayii) yolu da bu çarşıya bağlıydı.

Horuç (Halk dilinde Horuş), Küçük ve Büyük Beybağı, Çay, Soğukpınar, Mahmut Paşa, Devegörmez, Topçubağı, Parekende ve Akdeğirmen’de yaşayan insanların ana uğrak merkeziydi Behzat çarşısı. Bir dönem siyasilerin propaganda üssü olan Yüksek Kahve, sağındaki iki kahve ile yine o dönemler sonradan bu semtin bitiminde açılan Honoğlu Kahvesi gibi çay keyfinin ya da domino, tavla oyuncularının buluşma merkeziydi. Üstelik Yüksek Kahve’nin bir katı da çok fazla konaklama yerinin olmadığı yıllarda dışarıdan gelen insanları, lüks olmasa da, bağrında ağırlıyordu.

Çarşı cıvıl cıvıldı. Behzat camii şadırvanındaki oturma yerlerinde zor yer bulunurdu. Aynı alanda yeri biraz aşağıda olan yazın buz gibi kışın ılık akan-bizim de su kesildiğinde kovaları alıp koştuğumuz- karasu bulunuyordu. Ticaretin kalbi sanki burada atıyor, sırtında biraz ağır yükler için semerleri ya da hafifleri için omuzlarında kalın ipleri hazır hamallar efendilerin kendilerini çağırıp verecekleri yükleri bekliyorlar ve bugünkü taksilerin yerini tutuyorlardı. Saathanenin önündeki, dönemine göre en lüks taşıma aracı olan faytonlar, yüksek kahvenin arka tarafındaki ırmak kenarında nakliye işini üstlenen at arabaları da hazır kıta müşteri bekliyorlardı.

Manavı, ayakkabıcısı, eskicisi, terzisi, gazetecisi, avukatı, arzuhalcisi, eczacısı, dişçisi, kahvecisi, meyhanecisi, lokantacısı, bakkalı, salepçisi, saatçisi, nalbandı, peynircisi, çökelekçisi, çörekçisi, hırdavatçısı, berberi, plakçısı, radyocusu, leblebicisi, eşeklerle gelen saman satıcısı ve birkaç modern ev aletleri satan mağaza çarşıya ayrı bir canlık kazandırıyordu.

Çarşının demirbaşı bakımlı iki, üç fayton, birkaç at arabası, cam tablalarında simit ve çörek satan seyyar satıcılar, ellerinde okul çantalarıyla ve rengi solmuş önlükleriyle koşuşturan öğrenciler, ara sıra gözüken destan okuyucuları da Tellal Göğ Ali’nin (Nidacı) ihale ve ölüm ilanları veren gür sesiyle ayrı bir güzellik kazandırıyordu bu cıvıldaşan çarşıya.

Behzat köprüsünün tam başına yerleştirdiği büyük bir camekânda Çörekçi Hafız’ın fırınından taptaze, simit, çörek ve beze satan hemen önüne koyduğu her tarafı aynalı ve resimli lüks ayakkabı sandığında da vatandaşların ayakkabıları boyayıp, cilalandıran, çocuklara da bisiklet kiraya veren karakteristik bir tip Abdullah Efendi vardı.

Uzun bir dönem –eskiden beri- Eski Kolordu çevresine kurulan, insan selinin aktığı meşhur Cuma pazarı da Behzat ırmağının bir kenarına taşınmış, daha sonra da yıllarca hafta pazarları da aynı mekânda yer almıştı.

Şunu da belirtmek gerekir ki Behzat Çarşısının esnafı diğer çarşıların esnaflarına göre daha kültürlüydü. Birçoğu üzerlerine tertemiz önlük, kollarına eski kâtipler gibi kolluk takıyordu. Zira hükümet binası, askeriyesi, adliyesi, özel idaresi, kadınlar hapishanesi (imam evi) vali konağı ve ilkokullar ve bazı devlet dairelerinin hemen hepsi, amiri, memuru buralardaydı. Keza iş yerlerinin de yine diğer çarşılara oranla daha tertipli, düzenli olup pek çoğu tahta kepenklerden ziyade camlı idi.

Hayat, halk dilindeki söylemiyle Kambur köprü ve Cinlioğlu Köprüsü arasında akıp gidiyordu. Hatta saathanenin biraz ilerisinde Kambur Ali’nin bahçesinden itibaren yukarı Behzat çarşısı başlıyordu.

Köyden kasabalardan gelenler için bir buluşma merkeziydi saathane. Kızıliniş’ten Cahit KÜLEBİ’nin “tozlu yolların aktığı ırmak” dediği, şehri ikiye ayıran Behzat Deresi çok temiz akmasa da, bağrına dökülen bazı kaçak pisliklerle, birikenlerini alıp götürüyordu homurdanarak. Tabii yağmurun çokça yağıp da Kızıliniş’ten koşarak gelen benim de şahit olduğum, bazı ev ve işyerlerini yoklayan seller, onları koluna takıp delice götürmese.

2009 yılında Tokat Bey Sokağı Belgeselini hazırlarken röportaj yaptığımız bazı yaşlı sakinler geçmiş yıllarda bu felaketler sırasında nice insanların, hatta bir damatla gelinin de faytonla birlikte sele kapılıp gittiklerini anlatınca, hadiseler bizde “nittin allı pullu gelini” sözleriyle bir dramı yansıtan meşhur Kızılırmak türküsünü çağrıştırmıştı.

Bir de derenin karşı tarafında, bugün yerinde yeller esen, tarihe tanıklık eden büyük kavak ağacı vardı. Özellikle Birinci Dünya Savaşı yıllarında asker kaçaklarının ve idamına karar verilen suçluların asıldığı o zalim ağaç. Devamında Behzat Köprüsü (Kambur Köprü), karşısında Hızarcı Halil Kaya‘nın (Halil Ağa) zaman zaman sessizliği yırtan tomrukların biçildiği hızarhanesi vardı. Halil Ağa aynı zamanda tıra benzeyen meşhur Faun kamyonuyla nakliyatçılık da yapıyordu.

Biz öncelikle o semte adını veren Hoca Behzat-ı Veli ‘den ve Camii’nden kısaca bahsedip, sonrasında yaklaşık yetmiş yıl öncesinden yakın dönemimize kadar tanınmış bazı esnafları sayıp, saathanenin caminin kubbesine konan güvercinlerin rahatını bozup kanatlandıran çan seslerine kulak verelim.

Hoca Behzat-ı Veli ve Camii

Hoca Behzat-ı Veli, Horasan velilerinden olup Kanuni Sultan Süleyman (1494-1566) zamanında yaşamıştır. Ancak hayatı hakkında kesin bilgiler bulunmamaktadır. Cami H.942-M.1536 yılında kendisi tarafından yaptırılmıştır. Mevcut esere 1881 yılında 2. Abdülhamit döneminde son cemaat yeri eklenmiştir. 1908 yılında Tokat’ta meydana gelen büyük selde önemli ölçüde zarar görmüştür.

Sel taşkınlarına karşı Behzat Deresi’nin ıslah edilerek kenarlarına taş duvar yaptırılması sırasında Tokat Valiliği tarafından Hacı Behzat-ı Veli’nin ırmak kenarındaki kabri, buradan Şeyh-i Şirvani Kabristanlığı’na nakledilmek istenmiştir.

İşe mezar üzerinde bulunan lülüt (daum) ağacının kesilmesinden başlanılmak istenmiş, ağacı balta kesmemiş, getirilen hızar kırılmıştır. Herkes hayret etmiş, iş öylece bırakılmıştır.

Hoca Behzat-ı Veli caminin o zamanki imam hatibi Hacı Mehmet Sözen’in rüyasına girmiştir. Rüyasında: “Hoca Efendi, beni camimden ayırmayın, caminin baş kısmına koyun.” demiştir. Kan ter içinde uyanan imam sabah Valinin makamına çıkarak rüyasını nakletmiştir. Bunun üzerine anılan ağaç yeniden alınan bir kararla müftülükçe oluşturulan bir heyet nezaretinde kesilmiş, mezar bir gece sessizce şimdiki yerine nakledilmiştir.

Haliyle evimiz bu camiye yakın olduğu için bayram, teravih, Cuma ve diğer vakit namazlarında burayı tercih ederdik. Nice yakınlarımızı, dostlarımızı da bu camide kılınan cenaze namazlarından sonra Şeyh-i Şirvan-i, Dokuz Taşlar, Ali Mezarlığı ve Erenler Mezarlığına uğurladık.

Çocukluk ve gençlik yıllarımızda caminin imam hatibi komşumuz da olan Mehmet Sözen Hoca idi. (3 yılı müezzinlik olmak üzere bu camide 51 yıl görev yapmıştır) Ondan önce Abdulllah Behzat Hoca görev yapmış, Mehmet Sözen Hocanın emekliliğinden sonraki, süreçte Şahap Çulacı Hoca ve meşhur Fenkli Hüsamettin Hoca’nın oğlu, ilkokul arkadaşım Talip Yılmaz Hoca burada uzun yıllar görev yaptılar.

"Hasan Akar" diğer yazıları için tıklayın.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

PressTR.com © Copyright Tüm Hakları Saklıdır.

PressTR

tokat haberleri

tokat haber

tokat haber 60

tokat gazetesi

tokat gündem

tokat merkez haberleri

son dakika tokat haberleri

tokat haberi
tokat haberi oku