takip et takip et takip et
Köşe Yazıları

5 Eylül 2019 - 10:13:49 - 396 Okunma

BAYRAMINIZ BAYRAM OLA…

Günümüz çocuk eğitimi ile yaklaşık 100 yıl önceki anne babaların çocuk eğitimi arasındaki uçurum farkı gözler önüne seren Muzaffer İzgü’nün bu  anlatımı sosyolojik , ekonomik ve kültürel açıdan bir çocuğu yetiştirirken,  ebeveynlerin davranışlarının çocuk üzerinde bıraktığı köklü izi ve derin hissiyatın çocuk gelişiminde çok büyük etki ettiğini gözlerimiz önüne seriyor. Günümüz ebeveynlerinin ezberci, hazırcı, gerçek olmayan hikayelerle uyutulan  ve sözlü eğitimin yetiştirdiği  nesillerle, yaşayarak davranışlarıyla örnek olmanın somut örneğini gözler önüne seren bu gerçek yaşam öyküsünü sizlerle bir 30 Ağustos Zafer Bayramı sabahında paylaşmak istedim.

Muzaffer İzgü kendini anlatıyor:

“Babam bir ev yapmış bize, tahta parçalarından… Adana’ya yapılan ilk gecekonduydu. Ondan önce gecekondu bilinmiyordu. Dam çinkoydu, babam eskiciden almış, üstünü çamurla sıvamış, tek oda… Yatak odası, yemek odası, oturma odası, misafir odası, mutfak, hatta banyo, hepsi o oda… Annem bizi leğende yıkardı, kendileri de aynı leğende yıkanırdı, hiç unutmuyorum, annem bir kova su getirir, bir de maşrapa, ben leğene otururdum, annem su dökerdi kafama, bütün içtenliğimle söylüyorum, havlu yoktu, annem eski fanilaları birbirine dikip bi şey yapmıştı, onunla bizi kurutur, köşeye oturturdu. Yer yatağına, yere sıralanır yatardık, en başa babam, yanına annem, yanına ablam, yanına öteki ablam, yanına ağabeyim, en uca ben, üç kişiye bir yorgan düşerdi, Tekir vardı, kedimiz, kim çok üşüyorsa, annem Tekir’i onun üzerine koyardı, Tekir ısıtırdı sabaha kadar… Gece yarısı yağmur yağarsa, tıp tıp tıp, yağmur damlası tam da benim burnumu bulurdu. Şubatta odun kömür biterdi bizde. Ama, hepimiz birbirimizi çok severdik, annem babamı çok sever, babam annemi çok sever, kardeşler birbirini çok severdi, böyle bir evden çıktım ben.”

*

“Babam okulda hademeydi. Annem çamaşıra giderdi, onun bunun çamaşırına… Önüne dağ gibi çamaşır yığarlardı, karşılığı bir lira… Deterjan yok o zamanlar, küllü su vardı, küllü su elini parçalardı, akşam bir lirayla mutlu mutlu gelirdi. O yoksulluk içinde annemin üç çeşit yemeği vardı, etli bulgur, otlu bulgur, sütlü bulgur… Etli bulgur dediğim, et yok, annem ekmeğin kabuğunu kuyruk yağında kızartırdı, bulgur içine dizerdi, Alllahhh, oldu sana etli bulgur, çatır çutur yerdik. Seyhan’ın kıyısından ebegümeci toplardım, otlu bulgur olurdu.

Sütlü bulgur ise, aslında ayranlı bulgur, paramız bir kase yoğurda yeterdi, bir kase yoğurda bolca suyu karıştır, o ayranı yedi insanın yiyeceği bulgura karıştır, güya sütlü bulgur… Ama dedim ya, sevgi öylesine çoktu ki evde, sevgi karnımızı doyuruyordu.”

“Annem de babam da Atatürk ve Cumhuriyet tutkunu insanlardı.”

*

“29 Ekim 1933, Cumhuriyet Bayramı, Cumhuriyet’in 10’uncu yılı… Gündüz resmi geçit olurdu, Atatürk Parkı’nın orada yapılırdı, annem gündüz törene gidiyor, izliyor, alkışlıyor. Annem okuma yazma bilmezdi, ama, nasıl bir Cumhuriyetçi kadındı… Gece fener alayı var. Annem illa ‘ben fener alayına gideceğim’ diyor. Bana dokuz aylık hamile… Babam yalvarıyor, ‘yahu hanım gündüz gittin, karnın burnunda, orada sancın filan tutmasın’ diyor. Annem dinlemiyor, ‘yok ben gideceğim’ diyor.

Babam ne desin, peki diyor. Karşı komşumuz Nazmiye hanım teyze var. Onunla birlikte gidiyorlar. Adana Saathane’nin orası, mahşeri kalabalık, Yağ Cami’nin oradan bando çala çala geliyor. Annemin sancısı başlıyor! Nazmiye hanım teyze polise koşuyor, ‘çok kalabalık çıkamıyoruz’ diyor, polis çare buluyor, ‘bandonun arkasına takılın, ilk boşluktan çıkın’ diyor. Önde bando, arkasında annem, karnında ben, arkamızda fener alayı… Eve geliyor, doğuyorum. Bando mızıka takımı “çıktık açık alınla” dedikçe, ben de annemin karnından çıkmak için bağırıp duruyormuşum. Cumhuriyet’in onuncu yıldönümünde Onuncu Yıl Marşı eşliğinde doğuyorum, var mı daha büyük mutluluk.”

*

“Beş yaşındayım. Babam o zamanlar Saathane’nin oralarda bir kahvede garson olarak çalışıyor. Patronuna ‘yarın Atatürk gelecek, çocuklarımı götüreceğim, büyük insanı yakından görsünler’ diyor. Patron itiraz ediyor, ‘sen gidersen çayı kim taşıyacak?’ diyor. Babam ‘istersen işime son ver, ben yarın çocuklarımı Atatürk’e götüreceğim’ diyor. Ertesi gün, annemin elinde bir kara torba, babamın elinde bir testi, yola düştük, Atatürk istasyon alanına gelecekmiş, kürsünün 20 metre kadar uzağındayız, yer tutmak için erken gittik, kara torbada zeytin ekmek, karnımızı doyurduk, suyumuzu içtik, bir gürültü bir ses, Atatürk geldi… Herkes ayağa kalktı, ben de kalktım ama nerede göreceğim, boyum yetmiyor, alkışlar, Atatürk çok yaşa sesleri, babam beni omzuna oturttu, ben de alkışlıyorum aklım sıra, az daha arkam üstü düşüyordum, babam son anda yakaladı, o sırada gördüm o güzel insanı, bir heyecanlandım, ‘bak baba Atatürk baba’ filan diye bağırıyorum, son sözleri hâlâ aklımda, ‘çok çalışacağız arkadaşlar’ lafını hiç unutmuyorum, belki de ömrüm boyunca bu denli çalışmamın sebebi budur, ‘çok çalışacağız arkadaşlar’ dedi, beynime kazındı, kürsüden indi, gitti. 1938’di. Babam hem sevinçliydi, hem üzgündü, ‘hasta hasta Adana’ya geldi’ demişti, ‘niye baba?’ diye sordum, ‘seni görmeye geldi oğlum’ dedi, ben bir şiştim, bir sevindim, çocuk aklı işte, Atatürk beni görmeye gelmiş… İşte böyle bir ana babadan, böyle bir evden çıktı Muzaffer İzgü.”

*

“Atatürk öldüğünde, biz dört arkadaşım, elektrik direğinin dibinde ağlamaya başladık. Ağlıyorum ama, neye ağladığımı bilmiyorum tabii, ‘Atatürk ölmüş’ dediler, ağlamaya başladılar, ben de ağladım, gözyaşlarımızı bir havuza toplar gibi ağladık arkadaşlarımla… Koştum sonra, eve gittim. ‘Anne Atatürk ölmüş’ dedim, ağlıyordu annem… Nuri amca diye bir akrabamız vardı, yakınlarda götürüp toprağa koymuştuk, ‘Nuri amca gibi mi oldu?’ dedim, annem ‘he oğlum’ dedi, benim bir gidişim var arkadaşlarımın yanına, nasıl ağlıyorum, Atatürk ölmez çünkü, beynimde öyle bir insan o, ışıklar içinde yatsın, büyük insanım o benim, çok büyük insanım o benim.”

*

Muzaffer İzgü, Muzaffer İzgü’yü işte böyle anlatırdı.

*(Alıntı)

Mübarek adamdı.

Onuncu Yıl Marşı’yla geldi.

Zafer Bayramı’yla veda etti.

Eğilmeden, bükülmeden, biat etmeden, nasıl başladıysa öyle bitirdi.

*

Muzaffer İzgü’yle ilk karşılaşmamız, Yıl 1999 Oğlum 6 yaşında. Ankara’nın ayazında  bir kış günü Karapürçek Şair Nedim ilköğretim okulundaki imza gününde oldu. Gülümsemesiyle güneş gibi  sımsıcak içimizi ısıtan, edebiyatımızın güçlü yazarlarından olan ulu çınarın kitaplarıyla karşılaşmanın, tanışmanın gururunu yaşayan bir anneyle oğlun zihin dünyasının şekillenmesini sağlayan, yolumuzu aydınlatan bir meşaleydi.

*

Zorluklar karşısında hayata gülümseyerek bakmamızı… “Kindar nesil” olmak yerine, daima “insan nesil” kalmayı öğretti.

*

Cumhuriyetin yetiştirdiği aydın bir öğretmen,

Güzelliği ve iyiliği sevgiyle eken bir çiftçi,

Çalışmanın ve üretmenin mutluluğunu alın teriyle kazanmanın bereketini,  onurlu duruşu bize nakşeden bir sanatkardı.

Teşekkürler Muzaffer İzgü yaşamınızla, yazdıklarınızla bize örnek olduğunuz için.

30 Ağustos Zafer Bayramında bizlere bu vatanı kanlarıyla canlarıyla hediye eden atalarımızı şehitlerimizi rahmet minnet ve saygıyla anıyor,

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ÖZGÜRLÜK VE BAĞIMSIZLIK BENİM KARAKTERİMDİR” sözüyle vicdanı hür, fikri hür nesiller yetiştirmek ve üzerimize düşen görevi layıkıyla yerine getirmek için açtığın yolda gösterdiğin hedefe hiç durmadan yürüyeceğime and içerim.

Ne mutlu Türküm diyene…

30 Ağustos Zafer Bayramınız Kutlu Olsun…

Dünya Köylüsü

Ayla Bağ

"Ayla Bağ" diğer yazıları için tıklayın.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?




PressTR.com © Copyright Tüm Hakları Saklıdır

PressTR

tokat haberleri

tokat haber

tokat haber 60

tokat gazetesi

tokat gündem

tokat merkez haberleri

son dakika tokat haberleri

tokat haberi
tokat haberi oku