takip et takip et takip et
Köşe Yazıları

31 Ekim 2019 - 09:36:10 - 380 Okunma

AH İSTANBUL!… VAH İSLAMBOL!…

Telefonuma arada geçmişin hatıraları düşüyor, onları görünce ben hem düşünüyor, hem üşüyorum. Bu hatıraların çoğu İstanbul’la alakalı. Anlıyorum çok özlemişim. İşte o özleyen adamın İstanbul’a sevdasını anlatmak istedim…

Boğazın mehtaba teslim olmuş siluetine renk ve desen vermek için birbiriyle yarışan gece ressamlarının uğraşlarına şahit oldu… Sonra yedi kanatlı bir kuş oldu yüreğince… Uçtu, uçabildiği kadar…

Beyoğlu’ndan, Karaköy’e, Eminönü’ne, oradan Sirkeci’ye kanat çırpıyor, oradan Cağaloğlu yokuşunun bütün bedii hayallerini toplayıp Sultan Ahmet’in altın minareleri üzerinde kanat çırpıyordu.  Seher kuşlarını uhrevi seda ile çağıran kumruların şerefelerden kubbelere her dalıp çıkışlarında yeni bir aşkın, yeni bir sevdanın hevesini almışçasına çırpınışları; İstanbul denen nazeninin dudaklarında yeniden besteleniyordu. Oradan Ayasofya’nın yedi kanatlı meleklerinin dudaklarında geçmişin sonsuzluğuna uzanıyor; Topkapı sarayında, Fatih’in, Yavuz’un, Kanuni’nin kaftanını giyiyor, cümle kapısında zafer dönüşünde gülbanklarla karşılayan saray halkının sevinç gözyaşlarını, Cankurtaran’da denize döküyor; Sarayburnu’nda denize girerek yeni fetihlere yelken açıyordu.

Prof. Konukçu, ruhunu bıraktı Sarayburnu’nun önünden denize… Ruhuna kâh martıların kanatları doldu; kâh boğazın çılgın dalgaları… Bir ara Kız Kulesinde ara verdi bir yudum nefes almak için… Sonra Moda’da eğlendi uzunca bir süre… Heybeliye uzanmıştı bir gece. Arsız adada uyumuştu sabaha dek…

Ruhunun hırçınlaştığını görünce yaşanan mekânın bile insanı şeytanın esiri yapmaya yettiğini düşündü… O gece Kınalı’da indirmişti ayı denize… Marmara’nın serin sularında tutmuştu biteviye…  Mehtabı kucaklayıp birlikte dolaşmıştı, şehrin semtlerini… Nice sessiz gemilerin güvertesinde bembeyaz ve yakasız elbise giymiş erlerle ve erenlerle kol kola girip bir daha dönmeyen Karacaahmet sakinlerini ziyaret etmişti… Bölük bölük olmuş uzun ince servilerin dibinde taşlaşmış başların önünde diz çökmüş, “Bir gün ben de geleceğim yanınıza, sessiz ve kimsesiz… Beni de yalnız bırakıp çekip gidecekler dostlarım… Ben de uhrevi dostlar edineceğim… Etimle, kemiğimle, dişimle tırnağımla ukba bahçemi belleyeceğim… Bir taşın başına “Ruhuna Fatiha!” diye yazacaklar, kabrimi derin kazacaklar… Ben de sizinle birlikte olacağım… Yeriniz de yurdunuz da asan olsun!” diye dileklerde bulunmuştu… Oradan Tophane’ye uzanmıştı… Kaç asırdır akmayan bin bir kurnadan, bin bir yudum suyu avuç avuç, kana kana içmişti.

İstanbul’u yaşamak, İstanbul’u anlamak… Ruhların öte yakasına geçip, Eyüp’te Kaab’ı, Karaköy’de Sahabenin sırrını doklara vuran serin suların ninnisinde anlayabilmek… Pare pare toprağın bağrını yarmış aydınlık ruhların “Güzeli bol, çirkini bol, ille de İstanbul, İlle de İstanbul!” deyişindeki sırrı çözüp ebedi istiradgâha çekildiklerinde, İstanbul kaldırımlarında çıplak bedenle, çırılçıplak ayaklarıyla bir ebedi beste dile getirenlerin sessizliğinde seslenen gönülleri okumak için kulak kabartmaya razı olmak…

Ah İstanbul, Ah İstanbul, sana ebediyen kavuşanlar ebedi diri değiller mi?

Ah İstanbul, senin için dökülen gözyaşlarının kadrini kıymetini kim bilmez?

Sende ölüleri bile diriltecek bir nefes olduğunu kim bilmez?

Ölülerinin bile özgürlük meşalesiyle yeraltında her gece fener alayına çıktıklarını kim bilmez?

Ah İstanbul, Emirgan’da sıcak bir yaz mevsiminde dudak dudağa eritip bitirdiğim buz gibi şurubun bedenimi yakıp yok edişini, Dolmabahçe kenarında bir gece yarısı saat üçe doğru bir asrın gizemli çığlığını nasıl ifşa ettiğini; benim gibi kaç benî âdem gördü… Kaç benî âdem, dokuzların ve onu geçen beşlerin ihanetine uğradı…

Nerede kaldı kutsallığın? Nerede fetih günlerindeki şadumanlığın?

Nerede çadırların zirvesinde tepe takla dönen Molla Güranilerin?

Nerede atını denize sürüp “Eğer müsaade olsaydı denizi bile fethederdim!” diyen çılgın komutanların…

Ah İstanbul, neden bu kadar güzelsin?

İstanbul neden bu kadar özelsin?

Kimileri İstanbul dışında yaşarmış, İstanbulsuz yaşamanın aşksız, ruhsuz, şevksiz, çiçeksiz, balsız, ruhsuz yaşamak olduğunu anlamak için; kara sevdaya tutulmuş bir âşığın ihanete uğramış olmasına rağmen ruhunda tufanlar kopararak maşukunun aşkını kazanamamış olmanın verdiği acıların hazzını kim ruhunda zerre zerre yaşatacak… Bütün bedeni acılardan lime lime olduğu halde yine de “İlle de İstanbul, İstanbul! Diye aşkını Çamlıca’dan esen rüzgârın önüne katıp Rumeli hisarının burçlarında yeniçerilerin kılıçlarıyla kalbini bin bir parçaya ayıracak, her parçası “İlle de İstanbul, İlle de İstanbul!” Diye, diye İstanbul’un yerini göğünü dolduracak…

Ah İstanbul! Kaç uzun yıldır senden ayrı düştüm. Bilir misin? Daha sana kavuştuğum an senden ayrılmanın acısıyla yanıp tutuşuyorum. Aklım beynim karışıyor, o karıştıkça ben sana alışıyorum… Çılgının oluyorum! Merkez Efendi’de sükûn buluyorum.

Gümüşhanevi Hazretlerinin kabri başında dinleniyorum…

Mehmet Zahid Kotku Hazretlerinin ayak taşına baş koyup hüngür hüngür ağlıyorum…

Bir ramazan akşamı inmişim sokaklarına…

Gurup salkım saçak olmuş ufuklarında…

Nerede ruhumu yıkayan ırmakların?

Nerede Samanyolu’nu oklayan sadakların?

Taş oymaların kanlı yaş akıtır, yoksul ruhu bürünmüş siluetlerine…

Bir koza açılmış, Marmara’ya doğru…

Bir yelkenli kendini kaptırmış Akdeniz’e…

Biri der, Pireveze!…

Zafer, öteler ötesi denizlerde…

Barbaros, leventleriyle inmiş çoktan denize…

Hint Okyanusundan geldi filikalar…

Her bir levendin alnında secde izi var…

Hey bahriyeli bugün sende hangi iz var? Söylesene!…

Burası Beyoğlu, biraz gelip eğlensene!

Ne Hint’in, ne Çin’in ne de Hindi Maçin’in beldelerinde yoktur senin ipeğin…

Al, doku mehtabı, koylarında kaç yüzyıldır zafer görmemiş gemilerin güvertelerinde…

Bir kefen de bana dik bembeyaz köpüklerinden, hangi şehir senden bahada ağırdır, Bağdat mı, Lahor mu, Şam mı, Halep mi?

Dememiş mi ki şair:

“Bu şehri-stanbul ki bi-misli bahadır/ Bir sengine yekpare acem mülkü fedadır”…

Dün öyleyse bugün de öyledir.

Biliyorum, batıdan doğuya şark ufkunun miftahı hâlâ sendedir…

Altın da, üstün de hâlâ altındandır, cevherdendir.

Ne maddenin medeniyet ufku sende son bulur,

Ne manevi medeniyetin gurubu sende durulur…

Bir seher çılgınlığıyla uçarken martılar, kumrular…

Sende nihayet bulur, yoksul duygular, iblisçe arzular…

Bir deli divane gönülde ararken seni, neden bir cilveli tuzaktasın?

Ah İstanbul! Bu kadar yakınken neden bu kadar uzaktasın?…

 

Mehmet Emin Ulu (Umut Kelebekleri Adlı Romanımdan)

"Mehmet Emin Ulu" diğer yazıları için tıklayın.

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

PressTR.com © Copyright Tüm Hakları Saklıdır

PressTR

tokat haberleri

tokat haber

tokat haber 60

tokat gazetesi

tokat gündem

tokat merkez haberleri

son dakika tokat haberleri

tokat haberi
tokat haberi oku