ASUDE ZAMAN

ASUDE ZAMAN

 

Behzat Deresi

 

Ah şu Behzat Dedesi!...

Ah şu Behzat deresi!..

Burası, Yemen mi, Trablus mu?

Yoksa Çanakkale mi?

Bu zaman sarkacının sevdası neredendir, nereden gelir bu derenin mahzun sesi?

 

                Bir şehrin can damarı olan Behzat deresi, şimdi ne haldedir bilmem.

Kalksın bir asır önceki bedenini kollasın, giydiği yeni elbiseleri bir de o yoklasın!..

Sen de göreceksin, sen de  anlayacaksın!...

Sonunda boynun bükük benin gibi mahzun  mahzun ağlayacaksın!....

                Hey asırlarca çevrende gördün tarihe ve tabiata yapılan ihanetin suçlularını korumak için;  “töhmetin sahibi benim!..”  diyebilecek bir asaleti, omzunda eritebilmek için  dağ taş demeden dövünen Behzat deresi!..

                Hökelek vücutlu, bir müzmin şairin “Zaman Sarkaçları” adlı şiirindeki "Zamanın o küskün şahitliğine, yitip giden silinen Halkalı köprüsüne, yanındaki ağacın çatırdayan sesine" ifadesiyle seni anlayan kaç deli-divane bulunur?

                Sen, artık kabri kazılmış bahtsız  bir beni adem misali, ebediyen susmaya mahkûmsun!...

                Artık hiçbir çocuk, eskimeyen billur gibi sularında “cıscıblah”  kahkaha atamayacak…

                Biliyorum,  çevrende tanıyamadığın, asık suratlı, çarpık dudaklı, kaşları çatılmış, şaşı gözlü ne idüğü belirsiz nesneler var…

                Hele 1997’ten sonra suçsuz yere düştüğün mapusune koridorunda “holta” atarken kalbinde duyduğun burukluğu inan benden başka kimse anlayamaz…

                Bir zaman “bohlu dere” diye anılan, yanından geçenlerin burnunu tuttuğu; şimdilerde çekenli kenarında demir perdelerin arasından atılan “dırıbırı”ya takılan bir balık kadar bahtsız; ya da onu yakalayarak şen şakrak  kahkahalar atan bahtiyar çocuklarda maada, Behzat deresinde, halihazırda  ne kaldı acaba?…

                Ey asırlık sevdamın şımarık çocuğu!...

                Yine de sana şiir yazmadan bir adım atamayacağım…

                Ah, bin bir acının ezel bekçisi, Behzat deresi,

                Kaç bin yıldır ağladın durdun,  bu ağıt neyin nesi?

                Dün hatıralar seninle yıkanır, seninle sevinirdi,

                En büyülü geceler, seninle anılır, seninle bilinirdi.

                Artık bitsin, bitmez ağıtların, gülsün sana âşıkların,

                Coşsun çeşmelerin, aleve dönsün nurdan yanakların,

                Firuze tahtlara kondun, gümüşî elbiseler giydin,

                Çılgınsın, çıldırmışsın… Yeni bir âleme koşar gibisin;

                Yeter çağlama artık, ak akabildiğin kadar…

                Uzan zamanın üstüne, vücudun serince dinlensin…

                Ne yazık ki şimdi artık bunları da ne düşünüyoruz ne görebiliyoruz.

                Bilirsin soğuk yüzler, şair ruhları örseler…

                Mazinden akıp giden rıhlet yolcuları, seni görseler,

                Kim bir nasıl deli divane olurlar, nasıl ah ü figan ederler…

                Bir divane size değil, bu garibe de divane derler… 

Mehmet Emin ULU