SEBAHATTİN’İN BAHÇESİ

SEBAHATTİN’İN BAHÇESİ

En çok sevdiğim meyve, üzümdür. Bu sene üzümlere bakıyorum pazarda, hiç biri istediğim gibi görünmüyor. Genellikle iri tanelerden çok, ufak taneli üzümlerden oluşuyorlar. Kimileri iyi kızarmış ama kalın kabuklu ve sevimsizler. Bunları görünce öğrencim, ziraat mühendisi Sebahattin Çelik’in geçen yıllardaki bir paylaşımını anımsadım.

                Bahçemin ürünü diyordu. Organik diyordu, çeşitli meyve ve sebzelerine. Paylaşımındakilerin her biri ayrı ayrı güzeldi ama en güzeli üzümlerdi. Eve gelince kısa bir mesaj attım.

                “Üzümler olmuştur hemi?” Yanıt gecikmedi.

                “Hocam, önümüzdeki pazar günü bekleriz. Sizi ağırlamaktan mutluluk duyacağız.” Tabii biraz nazlanıp niyazlandıktan sonra bahçenin adresini sordum.

                “Hayır, hocam sizi ben alacağım. İçki ikram etmeyi düşünüyorum. Dönüşte zorlanırsınız. Sizin için de uygunsa öğleden sonra gelirim. Evi biliyorum nasıl olsa.

                Bahçede Sebahattin’in zarif eşi Makbule Hanım, Kuyumcu sevgili Ayhan Muratdağı ve eşlerini bizi bekler bulduk. Birbirini tanıyan üç aile buluştuğumuza memnunduk. Sebahaddin, Söngüt Köyünde kocaman bir bahçeye muhteşem bir bina yaptırmış.  Aynı köyün aynı semtinden bir bahçe de Ayhan Bey, almış. Yani bir bakıma bahçe komşusu olmuşlar. Dönüşte Ayhan Beyin bahçesini de gezdik. İki komşu da bahçecilik adına hiç bir fedakârlıktan kaçınmamış, bütün heves ve özlemlerini bahçelerine yansıtmışlar. Örneğin Sebahattin, mesleki bilgisini konuşturmuş. Ancak bu seneki acımasız ilkbahardaki don olayı birçok çiçekler gibi üzümü de yakmış kavurmuş. Masadaki naylonla korumaya alınan büyük kayık tabaktaki üzümler, benim için satın alınmış olmalı. Zira ben “Üzüm” demiştim.

                Kahveler içilirken iki komşu, bazı sorunlarını dile getirdiler. İnsanlar kurban kesmişler, kurbanın başını ve sakatatını Sebahattin’in bahçesinin kenarına öylece bırakmışlar. “Kötü kokusu etrafa yayılıyor. Sizin de geleceğinizi düşünerek diyor Sebahattin, kepçe tutup atıkları toprağa gömdürdüm. Yine bahçenin yanından geçen tali yolda kocaman inşaat kamyonları vızır vızır geçiyor, ortalığı toza dumana boğuyor. Bu kamyonlar, hava limanı yapmakta olan firmaya ait. Onlara kendi arazilerinden daha kısa ve daha kullanışlı bir yol önerdim. Kabul ettiler. Orayı kullanırlarsa tozdan kurtuluruz inşallah,”

                Evi gezdik. Ev değil saray yavrusu gibi maşallah. Odalar, odalar, çocuk odaları, ebeveyn odaları. Hepsi de dayalı döşeli. Odalardan birisinde iki tane sevimli delikanlıyla karşılaştık. Kızdan torunları ve lise öğrencileriymişler.

                Bahçeye çıktık. Sebahattin, hem bilgi veriyor hem de gördüğü seyrek sepen otları alıyor. ziraatçi olduğu her halinden belli, maşallah. Kimyasal gübre kullanmıyormuş. Şu anda bahçenin bir köşesinde traktörle getirttiği keçi gübresi yığılıymış. Bahçenin her köşesinde ilkbahar donunun yakıcı izleri açık seçik görülüyor. Salatalıklar azmanlaşmış, bir ağaca sarılan asmadaki üzüm ise özelliğini yitirmiş gibi. Bahçede en çok, hünnabı sevdik. Olgunlaşmaya hazırlanan kimi taneleri tatlı idi. Hünnap, bazı hastalıklara iyi geliyormuş. 

                Horozları yazmadan olmaz. Her biri baba hindi büyüklüğünde beyaz, çilli ve kırmızı renkleriyle üç horoz vardı. Önlerine kovayla konulan yemleri yemiyorlar. Ya avucunla besleyecek, ya da toprağa serpeceksin. Üç horoza karşın bir beyaz tavuk var. O da yalnız beyaz horozla geziyor. Diğerlerinin de kendi renklerinde eşleri varmış ama birini sansar, birini tilki kapmış. Ben onlara dul horoz dedim. Akşam yemeğinde bir miktar alkol alıp çakırkeyif olunca ev sahibimiz, bir türkü defteri ve bağlamasını getirdi.

                Sanatçılardan rahmetli Ali Kızıltuğ’un hayranıymış. Önce eşiyle sanatçının köyüne gittiğini, yakınlarıyla tanıştığını, onun anısına yapılan çalışmaları. Yakınlarına yol göstermelerini anlattı.

                Sonra vurdu sazın teline. Çoğu Ali Kızıltuğ’dan birkaç da başkalarından derken vakit hayli ilerlemişti. Her şeyi için teşekkür ederek vedalaşıp Muratdağ’ların aracıyla yola çıktık.

                Israr üzerine Muratdağ’lara uğrayıp, bir kahve de orada içtik. Bahçeyi gezdik ve de kocaman Kangal’a emanet ederek gönül rahatlığıyla ayrıldık bahçeden…