O! "ANILARIMDA YAŞAYAN ŞEHİR.. TOKAT..! DİYOR HER ZAMAN

O! "ANILARIMDA YAŞAYAN ŞEHİR.. TOKAT..! DİYOR HER ZAMAN

                O, elli beş yıl sonra doğduğu, gençlik yıllarını yaşadığı bu şehre geliyordu. Çok özlemişti. Belli ki.. Vatan toprağından, ata ocağından yıllardır çok uzaklardaydı. Kucaklaşarak, ağlaşarak yüreğindeki özlemi ancak susturabiliyordu. Hep konuşuyor, anlatıyordu. Soruyor, soruyor yıllar önce yaşadığı güzellikleriyle bu şehri bir bakıma sorguluyordu.

                Ve ben onun bu duygularını yazarak paylaşmak istediğimde,

                "Özlemiyle, hasretiyle yandığım,

                Lakin hayretler içinde kaldığım şehir..!" diye de yaz dedi.

                Onunla beraberken hep anlatıyordu. Ve ben dinliyor, dinlerken de her cümlesini derliyordum. Her biri özlem, hasret ve şaşkınlık dolu anlatımlar dökülüyordu titreyen dudaklarından.

                Bir müddet sonra gitti. Kalemimin dağarcığı duygu yüklenmişti. O duygu ve düşünceleri yazmalı, anlatmalı, paylaşmalıydı. Öyle de oldu.

                İç Anadolu'nun ve Doğu Anadolu'nun Karadeniz kıyılarına açılan cümle kapısıdır Tokat.. yüksek Çamlıbel Yaylalarının yüzünüzde şaklayan soğuk esintisiyle, Kızıliniş'e aşağı yollanırsanız, mutedil bir rüzgarın teninizi okşadığını hissedersiniz..

                Aşağılara inildikçe bozkırın nasıl yeşile dönüştüğüne şahit olursunuz. Kemer Bağları, Cemal Bağları derken o gizemli yeşilin gözlerinize, gönlünüze canlılık sunduğu Geyras Bahçeleri kucaklar sizi.

                Tokat'ın nefesi, Tokat'ın efsunudur bu yeşillikler.

                Şehir merkezine doğru yol alırken yıllar önce bıraktığınız TEKEL BİNASINI (RECİ) ve gençliğin buluşma noktası olan ELEKTRİK SANTRALİNİ arar gözleriniz.

                Adı Sivas Caddesi olan yolların yerinde yıllar önce bıraktığın atalarının izlerini, özlerini, evlerini arar arar durursun. O yemyeşil bahçeler betonlarla cezalandırılmışlar. Cevizlerini taşladığımız MEKÜK NENE'nin cennet bahçesinin yerini bulmak da mümkün değil…

                Bir kasırga geçivermiş sanki buralardan yarım asırlık hastanemiz de çağa ayak uydurmuş, daha görkemli bir görünüm kazanmış. Lakin üzerinde onlarca kuşun öttüğü, bülbüllerin şakıdığı o devasa çam ağaçları yok edilmişler.

                Canım sıkılmaya başlamıştı. Terliyor, bezginlik canımı acıtıyordu. Derin bir nefes aldım. Belli ki Topçam'dan esen ılık yel beni rahatlatmak istiyordu. Ama bir türlü esemiyordu. Beton yığınlarını aşamıyordu ki..!

                Bulunduğum mekan namı diğer "Kırkbadalların dibiydi.." yukarısı HORUÇ Mahallesiydi. Buraları çok iyi tanıyordum. Gözüme takılan Horuç Camisi omuzlarımı çökertti. Vurgun yemiş lakin zamana direnen ihtiyar görünümündeydi. Derin bir iç geçirdim. Etrafa baktım, bakındım. Sanki talan olmuş bir ömre şahitlik yapıyormuşçasına sıktım dişlerimi.

                Her yer boşluklarla doluydu. Ne Düdüşlerin Nuriye Teyze, ne terzi Şahin Hanım Teyze, ne Göğüşlerin Ayşe Teyze.. ne de önünde saygıyla eğildiğimiz gençlik idolümüz Feride öğretmen vardı. Yüreğim özlemle atıyordu. Ağlasam mı? Diye düşündüm.

                Çevremden gelip geçenler alık alık bakıp gidiyorlardı. Bu da beni çok daha kahrediyordu. Yaşadığım, koşup oynadığım, ayak izlerimin ses getirdiği bu toprak yığınları üstüne adeta yabancıydım.

                Behzat çarşısına yönlendim. Saat Kulesi ve cami. İkisi de heybetlerinden bir şey kaybetmemişlerdi. Yüksek Kahve, anılarımın belgeseli.. belli ki direne direne kazanmıştı. Kambur Köprü kavşak olmuş, zavallı Behzat Deresi beton ve demir prangalarla boğulmuş adeta.

                 Gözlerim ister istemez ufka takıldı. Aman yarabbi..! Gıjgıj Dağımız çökmüştü. Uzansam dokunacaktım. O devasa dağ..! yarım günde ancak Kızlar Çayırına ulaşabildiğimiz dağ.. Tokat'ın önünde eğilmişti sanki de..!

                Özlemlerim şaşkınlığa dönüşmüş, tanıdık bir yüz görebilmek amacıyla yürüyordum. Yürürken en az on kişi göğsüme, omzuma, koluma bodoslama çarpıp yoluna devam ediyorlardı. Arkalarından hayretle bakıp kaldığım bu insanlar farkında bile değillerdi yaptıklarının. Büyüklere cadde ve sokaklarda yol verdiğimiz, "Sakın haa..! Büyüklerin önlerinden geçmeyin!" diyen annemin sözleri geldi aklıma. Birçok insanın giyim kuşamı da değişmişti bu şehirde. Takkeler, şalvarlar, çarşaf giysiler oldukça çoğalmıştı. Farklı bir değişim yaşanıyordu.

                Görülen o ki; bu şehir büyük bir göç almıştı. Gelenler bu şehre gelirken kendi kültürlerini de getirmişler ve bu panorama oluşmuştu. Birileri bana "Tokat çağ atladı." demişti. Çok mutlu olmuştum o vakit. Ama, o Tokat bu muydu acep.. Çağ atlanırken o şehrin özel, tüzel, tarihsel güzelliklerine, geleneklerine sadık kalmak zorunluluğu olmalı. Betonlaşmak, çağ atlamak değildir. Kapatılan değil, açılan fabrika, sanayi ve teknoloji ile eğitimdeki başarılarla çağ atlar şehirler.

                Ve düşündüm. Kendimi ve Tokatlıları suçladım. Suçluyduk..!

                Zira bu güzel şehri kaderiyle baş başa çok yalnız bırakmıştık. Sakinleşmeliydim.. Yürüdüm, yürüdüm.. 10 Kasımlarda, milli bayramlarda çevresinde sabaha kadar nöbet tuttuğumuz, yanan meşalelerin gaz yağı kokularını nasıl da soluduğumuz o gurur dolu günler ve gecelere takıldığım Atatürk Anıtıyla bir özçekim yaptım.

                Tokat'ta değiştirilemeyen en anlamlı ve ölümsüz eserlere bir kanıttı bu..

                Az ilerideki yeşillik Belediye Parkına yönlendim. Asırlık ıhlamur ağaçlarının gölgesine sığınarak Atatürk zamanının belediye başkanı amcamız Hacı Yağcı'nın yaptırdığı o fıskiyeli havuzu aradım. Boş bir beton yığını görünümündeydi. Sorduğumda "yeniden dizayn edilecek." dediler. Sevindim..!

                Ihlamur kokularıyla karışan çay yudumlarım beni yıllar öncelerine taşımışlardı ki; Ali Paşa camisinden yükselen HİCAZ makamının ikindi ezanıyla vuslatı duygularımı kamçıladı.

                Çocukluğumun, gençliğimin saat başlarıydı hep. Annem günlük işlerini ezan saatlerine göre ayarlar evde bütünlük böyle sağlanırdı.

                Biranda kendimi caminin avlusunda buldum. Ulu çınarın gölgesinde bir müddet derbeder misali gezindim. Bakkal Hacı Amca, Tuhafiyeci Şahap ve delikanlılıkta iki takım elbisemi diken terzi Garbis Çamlıca sanki bana göz kırpıp "Ne haber..!" diyorlardı. Özlemlerimin tavan yaptığı kesindi.

                Yürüdüm.. Ana caddeye geçerek iğneden ipliğe, yokun yok olduğu MEHMETÇİĞİN DÜKKANI'na, oradan da öğrencilik yıllarımın abidesi, gençliğimin ter kokularının orada kaldığı Ali Yücel Spor Salonuna doğru yol aldım. Ne acıydı.. Yoktular..! Hazin bir iç geçirdim. Ellerim cebimde baktım, baktım..!

                Zamanın çok hızlı ilerlemesi buralarda teknolojik, sosyolojik, ekolojik en acısı da psikolojik dengeleri alt üst etmiş.

Beni davet eden kuzenime söylenmeye başlamıştım ki telefonum çaldı. Beni evde bekliyorlardı.

                Tokat belli ki kabuk değiştirmişti. Fakat üzerindeki o karabasan kabusunu halâ aşamamıştı. Halâ sıkıntılar devamlılık gösteriyordu diye de düşündüm.

                Tüm buna rağmen burada güzel şeyler de olmuş elbette. Şehirleşme, kentleşme projeleri adına zamana, mekana göre aşamalar kaydetmişti Tokat. Gaziosmanpaşa Üniversitesi şehre bir nimet, bir zarafet, bir görüş kazandırmış tabi ki.

Elli beş yıl sonra Tokat'a gelmek umutlarımı, hayallerimi, rüyalarımı süslemişti. Geçmişin izlerini, hatıralarını ararken çoğu olgu ve oluşumlara da sitem etmek hakkım diye düşündüm.

Lakin Tokat'ta herkes mutluydu…!

Ben..! Ben ise susmak ve geçmişi yaşamak, anılarla o günleri yaşatmak düşüncesiyle "elveda doğduğum, lakin doyamadığım şehir..!" diyerek ayrıldım..!

Esen kalın.