ESERDEN MÜESSİRE VARMAK ( II. Bölüm.)

 

                Aynı başlığın I. Bölümünde lügatlerin Eseri, emek sonucu ortaya konan ürün, yapıt olarak tarif ettiğini.

                Müessir sözcüğünü ise, etki (tesir)  eden, dokunan, eserin ortaya çıkmasında, varlığı ve yönetsel gücü olan irade demek olduğunu tespit etmiştik.

                Aklın ise tefekkür etmek, yani düşünmek, aramak ve  bulmak için var olduğunu da vurgulamıştık.

                “Eserden müessire varmak” deyişinin esasen ve salt; Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini bilmek, hissetmek ve iman ekmek için, artı  imanı tekâmül  maksatlı kullanıldığını da yazmıştık.

                Yazımızın ikinci  bölümünde, bu deyişin insan ve eserleri boyutunu irdelemek istedik.

                Yani insanın eserlerinin, ortaya koyduğu iş ve hizmetlerinin, yine insanın inançları, yetenekleri, zevkleri, kişilik karakterleri ile ilintilerini kıymetlendirme analizi bir bakıma.

                Eğitim yönetimi kültüründe, “Okul müdürü kadardır.” Diye bir deyiş vardır.

                Tartışılabilir belki. Şahsen bu tespitin doğruluğundan kuşku duymadım, eğiticilik ve yöneticilik yaşamımda.

                "Aslan yattığı yerden belli olur" ata deyişi de bu inancımın teyidi oldu benim için.

                Sözüm ona bir takım modern yöneticilik yaklaşımları bu inancımı değiştirme tılsımını gösteremedi bana. En azından şimdiye kadar.

                Neyse. Sadede geleyim.

                Bir saat, bir CNC tezgâhı, bir deney düzeneği, bir köprü, bir fayton, bisiklet, cami, kilise, müze…

                Hülasa, en basitinden en karmaşığına hepsi birer sanat eserdir. Kendi bütünlük ve özelliğinde birer estetik yapıttır yani.

                Her birini düşünen, projelendiren, etki eden, işleyen ve orta yere koyan bir müessiri vardır. Yani bir sanatkârı vardır.

                Hakeza, bir kurumu, bir topluluğu, bir oyun takımını, bir hayvan sürüsünü, bir uçağı, gemiyi, otomobili, yönetilmeye ihtiyaç duyan birer olgu olarak düşünmek aklın gereği değil mi?

                Nitekim siyasete, "Bir yönetim sanatıdır." Tanımı da bu nedenle yapılsa gerektir.

                Dememiz odur ki. Genel anlamda ve bize göre; sanat esasen, bir yönetim argümanıdır, dinamiktir, ruhu vardır, işlevseldir, bir amaç ve sonuca matuftur. Dahası, bir anatomisi, bir fayda-zarar boyutu vardır yönetim olgusunun. Dolayısıyla sanatkarların, yani yöneticilerin, sorumluluk ve veballerini hatırlatan bir “demokles” kılıcı vardır başlarında.

                Öyleyse, eserler sanatkârları, kurumlar, toplumlar, takımlar yöneticileri kadardır.

                “Yumurta civcivden mi, civciv yumurtadan mı çıkar” klasik münazara konusu bu bağlamda kıymeti harbiyeden yoksundur. Ama, “Böyle sütün bu kadar yağı olur.” Savı doğrudur.

                Güzel sonuçların tek bileşeni olmaz. Kaliteli olmasını istiyorsak, sonuçları ortaya koyan tüm neden ve etmenlerin kalitesini yükseltmek gerekir.

                Ne demiştik bir önce ki yazımızda. Hayat ne boşlukları kabûl eder, nede tesadüfler yoktur yaşamın gerçeklerinde.