TOKATLI ARİF NİHAT ASYA VE MEVLÂNA RUHU

TOKATLI ARİF NİHAT ASYA VE MEVLÂNA RUHU

Hasan AKAR

 

“Neyler susamış ruha ilim, Mevlâna!

Artık ne devâ var, ne hekim Mevlâna!

Âriflerin gönlüyse bu dünyada yerin,

Dol gönlüme, ben de Ârif’im Mevlâna!”

  

                Tarihin derinliklerinden gelen bir kültür-sanat şehri olan Tokat, yetiştirdiği kahraman ve alimleriyle birlikte iki büyük şairin de  memleketi. İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif ERSOY’un annesi Buharalı Şerife Hanım Tokatlı. Diğeri Bayrak Şairi Arif Nihat ASYA’nın babası  Ziver Efendi Tokatlı. Nedense edebiyatçılarımız Arif Nihat ASYA’nın sülalesinin “Kapusuz” lakabını şimdiye kadar ısrarla dedesinin köyü olarak yazmakta ısrar ettiler. Araştırmalarımız ortaya çıkardı ki Tokat’ta böyle bir köyün varlığı bile yok.

                Arif Nihat ASYA daha önceden birkaç kez geldiği Tokat’a en son 23 Nisan 1971’de Malazgirt Zaferi’nin 1000.yılı kutlamaları için Genç Ülkücüler Teşkilatı’nca düzenlenen etkinliklere gelmişti. Ve biz de ilk defa o değerli üstadı Hasan Ali Yücel Kapalı Spor Salonu’ndaki bu programda görmüş, şiirini kendisinden dinleme bahtiyarlığını yaşamıştık.

                Mehmet Arif Nihat ASYA, 7 Şubat 1904 Çatalca-İnceğiz Köyünde doğdu. Babası Ziver Efendi, annesi Bulgaristan’ın Tırnova yöresinden Osman Efendi’nin kızı Fatma Zehra Hanımdır. Büyük dedesi Hacı Ahmet Tokat’ın tanınmış debbağlarından biri, aynı zamanda da  hayatının bir bölümünü  Tokat’tan İstanbul’a göç ederek  devam ettiren bir ahi ustası. İşte ASYA’nın mısralarında kısaca soy kütüğü:

 

Dal dal dolaşır bir kuşum, uçmuş yuvadan,

Yer yer buluşan yollara baktım havadan:

Gördüm: Bir ucum kök salıyorken Tokat’ta,

Gelmektedir, ey yol, bir ucum Tırnova’dan.”

 

Şair, Tokat’a olan sevgisini de 1964 yılında yayınladığı Kökler ve Dallar eserinde  “Tokad’ın Kırkları” şiirinde yansıtmıştı:

 

“O tarafta “Topçam'ın doruğunda ‘Tek Mezar’

Altında ‘Kırk kız’yatar;

Yakınında kırk kıza

Ayna olan bir pınar…

Şurada beri tarafta Tokat’tan Haç Dağı’na

Tırmanan Kırk Badal var.

Kırk kız bulunan bir yanda, inip gitsen,

Tarihinden kalma Gök Medrese’ye kadar.

…”

                Babası Ziver Efendi askerlik vazifesi sırasında veba hastalığından ölen Arif Nihat daha yedi günlükken yetim kaldı ve dedesi İbrahim Efendi’nin ve halasının himayesinde büyüdü. Şair, yıllar sonra geriye dönerek annesinin ve dedesinin gözüyle bu acıyı şöyle anlatır:

 

Yaş dökerek der sana bir dul kadın;

“Ağla ek öksüz yuvamın kumrusu!”

Bir dede der, hıçkırıp: "Arif’tir o…

Ziver’imin ilk ve son yavrusu!

 

                Fatma Zehra Hanım Arif Nihat 3 yaşına gelinceye kadar kayınpederinin yanında kalır. Sonrasında Filistinli bir subay Abdürrezak Efendi ile evlenir. Arif Nihat’ı da yanına alarak eşinin görev yaptığı Filistin’e gitmek ister ama bu istek aile tarafından kabul görmez. Böylelikle Arif Nihat dedesinin yanında kalır ama babaannesi Rüveyde Hanım vefat edince baba evinden ve doğduğu köyden bir daha dönmemek üzere ayrılır. İstanbul’da dedesinin kardeşi Recai Efendilerde ve halasında kalarak hayat mücadelesine devam eder.

                Öğrenimine daha dört yaşında iken İnceğiz Köy Mektebi’nde başlar. Halasının gayretleriyle İstanbul Yusufpaşa’daki Gülşen-i Maarif Rüştiyesi’ne kaydettirilir. Balkan Savaşlarının en yoğun olduğu bu dönemde okulunu başarıyla tamamlar ve öğrenimine Bolu Sultanisi’nde birinci devre öğrencisi olarak devam eder. Okulun ikinci devresi kapatıldığından Milli Mücadelenin başladığı yıllarda Kastamonu Sultanisi’ne nakledilir.

                Onun şiire, kültür ve sanata olan ilgisi okul müdürü Mehmet Behçet (Yazar)’in ilgi ve teşvikiyle  Kastamonu’da başlar. Savaş döneminde ara sıra Kastamonu’ya gelip gitmekte olan Mehmet Akif ERSOY’u yakından görüp, vaazlarını takip eder.

                1922-1923 öğretim yılında bitiren  Arif Nihat yeniden İstanbul’a döner ve 1923-1924 öğretim yılında İstanbul Dar’ül Muallimin-i Aliyesi, 1924-1925 öğretim yılından itibaren de Yüksek Muallimin Mektebi Edebiyat Şubesine yatılı öğrenci olarak kabul edilir.1926-1927 öğretim yılında mezun olur.

                İstanbul Yüksek Muallim Mektebi’nden arkadaşı olan ilk eşi Hatice Semiha Hanımla 1927 yılında sessiz sedasız mütevazı bir törenle evlenir. Bu evlilikten Reha Uğur ve Kemal Koray adlı iki evlatları olur ama huzursuzluk baş gösterince 1941 yılında ayrılırlar. İkinci evliliğini aynı yıl okulundaki Kimya Öğretmeni Servet Akdoğan’la yapar, bu evlilikten de  Fırat ve Murat adını verdikleri bir kız bir erkek evlatları olur.

                Arif Nihat, mezuniyetinden sonra bir yıl kadar İstanbul Postahanesi Harici Telgraflar Kalemi’nde çalışır. 1928 yılı Mart ayında Adana Erkek Lisesi Muallim Muavini olarak atanmışsa da bu göreve başlar başlamaz, altı ay sonra  aynı okulun Edebiyat Öğretmenliğine atanır. Sonrasında 1931 yılında Adana Erkek Lisesi’nde görevlendirilir, 12 yıl kadar Adana’nın değişik okullarında görev yapar.

                Ruhu, Yunus ve Mevlâna aşkıyla dolu olan Arif Nihat ASYA, 1933 yılında Adana’da Fransızca Öğretmeni olan aile dostu Hakkı Mahmut Soykal aracılığı ile, Üsküdar Mevlevihanesi’nin son şeyhi Ahmet Remzi Akyürek ile tanışarak el almış,dervişlik çilesinden geçerek  postnişin olur, şeyhliğe kadar yükselir.

                Hayatında önemli bir dönüm noktası olan Mevlevilik, onun düşüncelerinde ve sanatında büyük değişmelere sebep olmuştur. Mevlevilikle birlikte ara sıra Konya’yı ziyaret ederken önce Mevlâna ve ailesine âşık olmuş, Belh’ten Konya’ya gelen Sultan’ül Ulema ailesine tutulmuştur. Bu duygularını zaman zaman işte böyle dışa vurmuştur:

 

“Mısraları bahçem, sarayım, Mevlâna;

Kubbenden bir dilim, payım, Mevlâna!

Duydum: tanıdıklar soruyormuş yerimi,

Sen neredeysen ben oradayım, Mevlâna!”

Konya’dan ayrıldıkça içinde hüzün ve hasret duydu:

“Bir başka kucakta kaldı Leylâ’m benim

Yusuf diyerek gitti Zeliham benim

Öksüz gibiyim… senin de koynunda bana

Yer yok mudur ey Kubbe-i Hadra’m benim”

 

                Onun bu aşkı neticesi, yaşanılan dünyaya, hayata, ölüme, insana bakışı değişmiş, yazılarında daha felsefi derinlik görülmüştür. Bununla birlikte millet ve tarih şuuru kuvvetlenmiş, milli kültürümüze,manevi değerlerimize daha sıkı bağlanmıştır. Öyle ki,

“Hz. Peygamber’in Vefatı” şiirinde peygamber sevgisini, ona hasretini 200 mısralık “Naat” ile dile getirmiştir:

“…

Konsun , yine ,pervazlara

Güvercinler;

“Hû hû’lara karışsın

Âminler…

Mübarek akşamdır;

Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!

…”

                Ve Mevlâna’ya olan sevgisinden dolayı  zaman zaman ona seslenme ihtiyacı duymuştur:

“Yatırırken bu sedef kakmalı şimşir beşiğe,

Neyle kundakladılar Hazret-i Mevlâna'yı…

Perdelerden taşırıp neyleri çığlık çığlık ,

Neyle kundakladılar Hazret-i Mevlâna'yı…

 

Bir, ipekten ve köpükten yaratılmış yumuşak,

Tüyle kundakladılar Hazret-i Mevlâna'yı…

Gece, mehtabı elekten geçirip kirpikler,

Ayla kundakladılar Hazret-i Mevlâna'yı…”

 

                Büyük bir Mevlâna hayranı olan Arif Nihat Asya,  Mevlevi meşrep bir yapıya sahip olmuş, “Mevlâna” için yazdığı şiirinde, Mevlâna’yı “Hüsnün dili, aşkın dili, gönlün dilidir bu.” diyerek özetlemiştir:

 

“Yaz kış, sabah akşam ,gece gündüz demeden o,

Esma-i ilahiyyesi zikretti de gitti.

Yaz kış, sabah akşam otururken ve dönerken

Esrar-ı ilahiyyesi zikretti de gitti.

Duyguyla, tefekkürlerle kanatlandı,

Her fikri ve her duyguyu yeniden şiir etti de gitti.”

                Asya, Mevlâna’ya o kadar âşıktır ki, “Gün¬dönümü” şiirinde bu aşkını, ölünce Mevlâna’nın yanına gömülmek isteği biçiminde ortaya koymuştur:

“Dostlarım dostlarım gündönümüdür,

Ölürsem atmayın ortaya beni!

Bir yer açın Mevlâna’nın yanında,

Yatırın, yatırın oraya beni!

Burcu burcu kokup çeker uzaktan

Mevlâna toprağı, Konya’ya beni”

O, Mevlâna dergâhına bağlanışını ve ona bir kül hâlinde teslim olarak :”Sen yoksan ben de yokum" mısralarıyla ifade eder.

“Bir sofradayım, azım, çoğum Mevlâna,

Dursam, yürüsem, batım,doğum Mevlâna,

Yârin sesi, yârin sözü , yârin yüzüsün,

Sen yoksan eğer ben de yokum Mevlâna!”

                Adana’da iken askerlik görevi gelir çatar ve askerlik görevini 1934-1935 yılları arasında İstanbul’da yedek subay bilahare asteğmen olarak tamamlar. İkinci Dünya Savaşı sırasında da 1943 yılında Diyarbakır’da iki ay kadar askere alınır.

                Ve Adana’dan tüm ülkeye, dünyaya yayılan bir yankıdır “Bayrak” şiiri. Adananın düşman işgalinden kurtuluşunun 18.yılında yazdığı öğrencisi Aydın Gün’e verdiği  5 Ocak 1940’da kutlamada okunan bir destan şiir:

BAYRAK

“Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü...

Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü.

Işık ışık, dalga dalga bayrağım.

Senin destanını okudum,

Senin destanını yazacağım.”

 

                Adana’dan sonra Arif Nihat ASYA’nın  görev yapacağı ikinci şehir Malatya’dır.1942 yılında Malatya Lisesi Müdürlüğü’ne atanır. Adana’ da olduğu gibi Malatya’da da kendisini çok sevdiren Arif Nihat ASYA, devrin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in okulu ziyaretinde adeta destanlaşan bir haksızlığa boyun eğmeme olayı yüzünden bir müddet açığa alınmış sonra aynı okulda bakanlıkça öğretmen olarak görevlendirilir.

                1945 yılında kendi isteği üzerine tekrar Adana Erkek Lisesi Edebiyat Öğretmenliğine döner. Lakin devrin yöneticileri Malatya’dan itibaren ASYA’yı rahat bırakmaz, soruşturmalar peş peşe gelir.Kendisi hakkında  önceden iyi sicil notu veren aynı amirler bu kez Ankara’dan gelen baskılar neticesi istemeye istemeye  zayıf sicil notu vermek zorunda kalır. Bunun üzerine 1948 Ekim ayında Edirne Lisesi’ne sürgün edilir. Ama nasıl bir sürgün, Adana Garında beş bini aşkın Adanalının üstadı yolcu ettiği bir sevgi ile bir bayram havası içinde uğurlanış sürgünü.

                Edirne’de iken  çok sevdiği Adanalıların ısrarlı tekliflerini geri çeviremez ve 1950 yılında yapılan seçimlerde  Seyhan Milletvekili olur. 1954 yılında çok sevdiği mesleğine geri döner ve Eskişehir Lisesi’ne atanır. Bir yıl sonra kendi isteği üzerine Ankara Gazi Lisesi’nde göreve başlar.1959 yılında eşi Servet Hanım’la birlikte o dönemki adı Celal BAYAR Lisesi olan Kıbrıs Lefkoşa Erkek Lisesi Edebiyat Öğretmenliğine getirilir. Kıbrıslı gençlere mücadele azmini ve Türklük duygusunun yüceliğini aşılar:

“Açsın yine yükseklerin aldan çiçeği!

Ey Lefkoşa, al böyle güzel, böyle iyi!

Yalnız o gülün değil bugün, Kıbrıs’ta

Kıbrıslıların da ayla yıldızı yüreği!”

                1960 Askeri İhtilalı sonrası görevi –eski DP Milletvekilliğinden olsa gerek-uzatılmaz 1961 yılında Ankara Gazi Lisesi’ndeki görevine döner. Bir yıl sonra da 16 Şubat 1962’de emekliye ayrılır. Emeklilik sonrası kendisini yurt içi gezilerinin ve kültür-sanat etkinliklerinin yapıldığı davetlerin içinde bulan ASYA,1974 Aralık ayının sonlarında rahatsızlanarak Ankara Numune Hastanesi’nde tedavi altına alınır. Adana’nın düşman işgalinin kurtuluşunun   53.yılında Bayrak şiirini yazdığı 5 Ocak’ın yıldönümünde  5 Ocak 1975’te hayata gözlerini kapatır.Türk bayrağına sarılı tabutu sevenlerinin omuzları üzerinde taşınarak  8 Ocak 1975 Çarşamba günü Ankara Hacı Bayram Veli Camii’nde kılınan cenaze namazı sonrası  Karşıyaka Mezarlığı’nda bir Mevlevi Şeyhi olarak toprağa verilir.

“Yıkanıp süslenip tabutlanmak;

Halka ilandır cülusumuzu…

Sonra-her yıl- bizim de kutlayacak

Çıkar-elbet- Şeb-i Arûs’umuzu”

 

Ve bu Mevlevi dervişinin vasiyeti:

“Mâlûmunuz olmayan murâdınca göğün

Sizlerle helalleşmeye sıram geldiği gün,

Ey sevgili dostlar, beni Mevlâna’nın

Âriflere giydirdiği hil’atla gömün!”

                Ve Allah sevgisiyle, Peygamber sevgisiyle, Mevlâna sevgisiyle kültür-sanat dünyamıza damgasını vuran  Arif Nihat ASYA;

                Heykeltraş, Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor, Kubbe-i Hadrâ,Rubâiyyât-ı Ârif –I-, Rubâiyyat-ı Ârif –II-(Kıbrıs Rubâileri), Rubâiyyât-ı Ârif –III-(Nisan), Kökler ve Dallar, Emzikler, Dulâlar ve ‘Aminler, Rubâiyât-ı Ârif –IV-(Kova Burcu), Yürek, Köprü, Kundaklar, Rubâiyyât-ı Ârif –V- (Avrupa’dan Rubâiler), Aynalarda Kalan, Divânçe-i Ârif, Basamaklar, Şiirler, Büyüyün Kızlar Büyüyün, Fâtihler Ölmez, Ses ve Toprak, Rûbâiyyat-ı Ârif –VI-(Yerden Gökten), Yastığımın Rüyası, Âyetler, Kanatlar ve Gagalar, Enikli Kapı, Terazi Kendini Tartmaz, Tehdit Mektupları, Onlar Bu Dilden Anlar, Aramak ve Söyleyememek, Ayın Aynasında , Kubbeler, Sevgi Mektupları  eserlerini bize bırakıp uçtu bu dünyadan. Ruhu şâd olsun.