CUMHURİYETİMİZ

CUMHURİYETİMİZ

            Ulusal gücümüzün sesi, nefesi ve göstergesidir.

            Toplumlara ışık olan, rehberlik eden, ait olduğu toplum için daima doğruları görebilen akıllı, etkin, yetkin ve güçlü önderlerin ortaya çıkabilmesi için şartların ve ortamların oluşması gerekmektedir.

            19'uncu yüzyılda korkunç hızla ilerleyen Batının karşısında tutunabilmek, onun yöntemlerine ayak uydurabilmek için harcanan tüm çabalar sonuçsuz kalınca Osmanlı Devleti de çöküşe geçmiştir.

            1914 yılında yanlış devlet politikaları sonucu girilen savaşlar kaybedilmiş, 1918 yılı itibariyle de ülke işgal güçlerine teslim edilmiştir.

            Bu acı verici, onur kırıcı çöküşü bire bir yaşayan Mustafa Kemal ve arkadaşları, acizlik içindeki hükümetin koşulsuz teslimiyetini asla kabul etmemişlerdir.

            Doğuştan önder yaradılışta, bağımsız bir ruha sahip olan Mustafa Kemal için artık lider olma, önder olma şartları oluşmuş, mücadele ortamı doğmuştur.

            O, işgal altındaki vatan topraklarının, milletin azim ve kararıyla kurtulacağını inanarak, hep özlemini çektiği milli, bağımsız ve laik devletin var oluş projelerini gerçekleştirme mücadelesine başlamıştı.

            Adına Kurtuluş Savaşı dediğimiz Ulusal Savaşımızın başarı ile sonuçlanması kendi tarihimizin ve dünya tarihinin yeni bir döneme tanıklık etmesine sebep oluyordu.

            Binlerce yıl pek görkemli yaşamış, tek güç olarak kendini kanıtlamış lakin ilerleyen dünyaya açılamaması sonucu "Hasta Adam" olarak adlandırılan bir devletin de devamlılığı artık düşünülemezdi. Çok şey değişecekti mutlaka. Değişmeliydi de..! Mustafa Kemal cumhuriyet aşığı idi. Henüz kimseler cumhuriyet adını ağzına bile almazken genç Mustafa Kemal padişahlık rejimine karşı, saltanatın kaldırılıp cumhuriyetin kurulmasını savunuyordu. O, milli mücadelenin her döneminde bu özlemini dile getirmekten kaçınmıyordu.

            Doğrudan doğruya millet egemenliğine dayanan, yöneticileri halkın özgür oyları ile seçilen devlet rejimi olan bu sistem yeni Türk Devletine yakışan en uygun sistemdi.

            Türkiye Büyük Millet Meclisine heyecanlı, ateşli, coşkulu ve hatta zaman zaman sıkıntılı geçen günler ve saatler sonunda kabul edilen anayasa ile 29 Ekim 1923 günü cumhuriyet ilan edilirken, devletimizin gerçek adı ve yönetim şekli dünyaya duyuruluyordu. "TÜRKİYE DEVLETİ BİR CUMHURİYETTİR.!"

            Mustafa Kemal'e göre bu cumhuriyeti kuranlar Türk halkıdır. O cumhuriyet ki, bilimin rehberliğinde hak, hukuk, adalet, sevgi, saygı ve hoşgörünün beslediği demokrasinin koruyuculuğu altında milletin mutlu yaşamasını sağlayan çağdaş yönetim biçimiydi.

            Cumhuriyetin ilanı ülkedeki birçok eski, çürümüş, kokuşmuş kalıntıları yok ederken, Türk Ulusunun gelişip güçlenmesinde kıvılcım olmuştur.

            Savaştan, yokluk ve yoksulluktan çok ağır bedeller ödeyerek zafere ulaşan bu millet onur ve gururunu cumhuriyetle taçlandırmış, Atatürk ilke ve inkılaplarıyla da güçlenerek varlığını yüzyıllara taşımıştır. Elbette kolay olmamıştır bu oluşumlar. Zaman içerisinde "Milli Güç" dediğimiz değerlerimiz ortaya çıkıp olgunlaşarak siyasi, ekonomik, askeri ve sosyo-kültürel güçler birliğini oluşturmuş ve yeni, çağdaş güzelliklere çığır açılmıştır.

            Tüm bu şartlar içerisinde dünyanın en büyük emperyalist güçlerine karşı birlik beraberlik içinde savaş vermiş bu millet, Cumhuriyetine, onun sunduğu insani güzelliklere can pahasına sahip çıkabilme gücünü de yaratmıştır kendinde. Böylelikle Cumhuriyetle gelen Atatürk inkılapları çağdaş güzellikler olarak birbirlerini tamamlayan kanaviçe gibi işlenmiştir.

            Tek ideali ülkeyi Cumhuriyetle birlikte çağdaş ülkeler seviyesine taşımak olan Mustafa Kemal “Cumhuriyet akla, bilime, toplum ihtiyaçlarını gidermeye en uygun devlet biçimidir. Cumhuriyet Fazilettir.” sözleriyle önderliğini yaptığı atılımların amacını da çok güzel özetliyordu.

            Mustafa Kemal, çağdaşlaşmak için Osmanlı Devleti’nde olmayan iki önemli niteliği de Cumhuriyetle birlikte Türk Milletine kazandırıyordu.

            *Milliyetçilik ve Laiklik… Cumhuriyetin ilanı ile ülkede kabul gören bu iki ana unsur dış güçleri, şer odaklarını daima rahatsız etmiş, günümüze kadar da birçok çirkinlikleriyle ülkeye zor günler yaşatmışlardır. Bunlar dün varlardı, bugün de var, yarın da olacaklardır.

            Cumhuriyeti yok etmek amacıyla en uygun ortamları yaratarak, milli birlik ve beraberliğimizi bozmak çabası sarf eden bu şer odakları, Cumhuriyeti besleyen demokrasi içinde mutlak boğulacaklardır.

            Millet olarak sınırlarımızın bir metre ilerisine bakıp, olup bitenleri, ülkede yaşanan acı olayları değerlendirirken devletimizin güçlü yapısı, cumhuriyetimizin güzelliklerinin farkında olarak ona sahip çıkmalıyız.

            Aksi durumlarda Cumhuriyet onları affedecek belki… Lakin tarih asla ve asla affetmeyecek, tekerrür etmek için de zaman kollayacaktır. Bunu unutmamalıyız.

            Tüm bu düşünceler ışığında “… Batı, Türk Milletinden boşuna nefret etmiyor. Tarihinin çeşitli dönemlerinde tüm planlarını defalarca bozan, alt üst eden başka bir millet yoktur. Ve görülüyor ki bundan böyle de sürprizler devam edecektir…” diyen Banu Avar’a katılmamak mümkün mü?

            100. yıla altı kala ulusal gücümüzün sesi, nefesi ve de göstergesi olan yüce Cumhuriyete sahip çıkmak, onu yüceltmek Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da bedel ödeyen BEDRİN ASLANLARI aziz şehitlerimizin hak helalliği değil midir?

            29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız 94. yılında tüm ülke sevdalılarına kutlu olsun.

            Esen kalın.

 

 

Şerare Yağcıoğlu Kıvrak