İSTANBUL’A VEDA

İnsan Osmanlı payitahtında olunca yapacak çok şey buluyor. Kısa bir zamanınız da olsa, şöyle bir Sultanahmet’e doğru uzanmayı, oradan Eminönü’ne inmeyi aklınızdan geçiriyorsunuz.  Eğer aklınızdan geçirmişseniz hemen uygulamanız icap eder. Yoksa zaman hızla akıp gidiyor. Elinizle tutup zamanı durdurmanız mümkün olmuyor.

                Sahi hiç zamanı durdurmayı düşündünüz mü? Ya da zamanın içinde geçmişe doğru bir yolculuk yapmayı…

                Ben düşündüm.  Ne zaman Galata kulesine çıksam, güneşin batı ufkuna indiği sırada zamanı dondurmak istemişimdir. O an öylesine bir andır ki, İstanbul’un bütün güzelliklerini kendi hayal dünyanızla bezeyip yepyeni bir İstanbul meydana getirebilirsiniz. Yedi tepenin yedisinde de bütün ihtişamıyla, bütün güzellikleriyle, sessizliğin ve sakinliğin şehrini kurabilirsiniz. İşte o zaman bu güzel şehri hiç yüksünmeden, hiç yorulmadan, hiç arınmadan gezebilirisiniz. Eyüp Sultan’dan, Topkapı Sarayına, Mehmet Emin Tokadî’den Aziz Mahmut Hüdayi’ye, sahabe mekânlarından Hz Yuşa tepesine kadar bütün uhrevi mekânlar sizi bekler.

                Aynı saatlerde Üsküdar’ın cayır cayır yanışını, martıların altın suya kanışı görebilir;  boğazdan geçen bin bir kanatlı gemilerin, vapurların,  her birinin zaman ötesi bir yolculuğa doğru yol aldıklarını hayal edebilirsiniz, “Artık demir almak günü gelmişse zamandan/ Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan” misali…

                Gündüz güneş her şeyi bütün çıplaklığı ortaya saçar. Her şey alenîdir.  Gölgeler bile gölge olmayı istemezler. Çünkü gizem diye bir şey yoktur. Kaldı ki her eşyanın bir gizemi, o gizemi sakladığı bir an vardı. O anda hissettirtmek isteği bir mana vardır.  Eşyanın sırrı, o manayı bulmak anlamak ve kavramaktadır. Eşyaların, gün boyu bizden zaman zaman sakladıkları, zaman zaman “İşte aradığın sırda mânâ da burada!” diyerek gözümüze sokarcasına sırlarını faş etmeleri boşuna değildir. Fakat ne yazık ki, gaflet ve dalalet perdesi çekilmiş gözlerimizle o manayı kolay kolay bulmamız, görmemiz ve anlamamız son derece zordur.

                Doğrusunu söylemek icap ederse eşyanın bedenindeki sırları çözebilecek en güzel zaman işte o andır. Yani güneşin ufka düştüğü an…

                Şimdi Galata kulesindeyiz… Karşımda Süleymaniye, biraz ötede Sultanahmet, daha yakınımda Fatih Camii, Köprünün yanında Yeni Camii, Haliç’e yakın yerde Yavuz Sultan Camii… Hepsinin minareleri bu saatte bir başka âlem içinde… Hepsi semaya doğru uzanan altın sarısı nur abidesi gibi… Tıpkı semaya el açmış müminlerin elleri gibi…

                Boğazın içi atlas yelkenli gemilerle dolu… Sancaklarında “Liva-i Hamd” bayrağı, güvertelerinde leventler kılıç kuşanmış, Mehter zafer marşları çalıyor… Az sonra derin bir sessizlik peyda oluyor… Martılar havada asılı kalıyor, gemiler boğaza demir atıyor, kıyıda atlar şaha kalkıyor…

                Ve birden gök gürlemesi gibi bir ses duyuyorsunuz… “İleri Aslanlarım!... İleri!...”. Yüz bin pare top atışı yapılıyor… Gemiler, süzülüyor boğazın içine doğru… Sanki sonsuzluğa kanat açmış on binlerce, yüz binlerce güvercin...

                Dudaklarında “Ya Allah!... Bismillah!... Allahüekber!… Tekbir ile gelen Tekbir bekler!... Allahüekber! Allahüekber!..”

                Öyle ya, belki de Fatih Sultan Mehmet Han, boğazın öte yakasında atını suya sürüyordur.  Resulullah Aleyhisselam Efendimizin müjdesine bir önce nail olmak için yüreği kuş gibi çırpınıyordur…

                Semalar,  öteler ötesi sessizliğin ruhunda demlenmiş iksirle: “Hu Allah!... Hu Allah!...” diye görünmez dervişlerle zikir çekiyordur, belki de…

                Dedim ya İstanbul bir başkadır, başka biçimde!...

                İstanbul, zamansız mekânsız hep içimdedir, içimde…

 

 

MEHMET EMİN ULU