DÜŞMANI BÜYÜTÜYOR MUYUZ?

Acaba düşmanı yanlış mı tanımlıyor, düşmanı çoğaltıyor muyuz?

Düşmanla mücadelede başarı sağlanması için onu tanımak ve kendi gücünü bilmek gerekir.

Aslında Amerikalılar, İngilizler, İsrailliler… Dünyanın baş belası değiller. Bu ülke insanları insanlığa zarar vermiyor, insanlığın düşmanı değiller. Olsa olsa devlet politikalarını desteklerler; bu da aidiyet duygusunun sonucu olsa gerek.

Bu bağlamda bizler teşhisi yanlış koyuyor, düşmanı gözümüzde büyütüyor, cepheyi genişletiyoruz. Belki de düşmanı yanlış yerde arıyoruz. Bunun sonucu olarak da kabuğumuza çekiliyor, buğuz ediyor, defans yapmaya kalkıyoruz!

Düşmanı doğru tanımlamak ve düşmanın düşmanlarını bir araya getirip safımızı genişletmek zorundayız.

Düşman öncelikle kendi cehaletimizdir. Kendimizi, büyük medeniyet tecrübemizi tanımamak, hadiseleri ilmi metotlar çerçevesinde değerlendirememek kendimize yaptığımız en büyük düşmanlıktır. Dünyada sıkıntı çeken, ızdırap içinde inleyen insanlığa düşmanlarını doğru ve acilen tanıtmak gerekiyor.

Bunun yanında insanlığın buhranına neden olan maddi düşman; “Muharref Tevrat”, onun icracıları “10-15 uluslar arası şirket” ve “İslam dışı İslam”’dır.

Devlet aklı bunları ele almalı, üniversiteler bunu işlemeli, âlimlerimiz yazarlarımız bunun üzerine yazılar yazmalı, konferanslar düzenlemeli, sosyal medyamız TRT Word başta olmak üzere milli kanallarımız bunu dünyaya duyurmalı.

Bu ilimle, fenle, ahlakla yapıldığı sürece bugün düşman olarak gördüğümüz ülke vatandaşlarından yandaş bulabilir miyiz acaba? El cevap: Mutlaka buluruz. O halde hiçbir ülkeyi şeytanlaştırmadan gerçek şeytanları deşifre ederek dünyayı temizlemek mümkündür diye düşünüyorum.

Amaç, düşmanın modifiye olmasına fırsat vermeden tüm çıplaklığıyla dünyanın önüne sermek olmalı. Bunu elbirliğiyle yapabiliriz.

Bir Hikâye

UBUNTU: Ben, ben olduğum için sen. Sensin

Günlerden bir gün, Afrika’da çalışan bir antropolog, bir kabilenin çocuklarına bir oyun oynamayı önerir.
Oyun basittir.
Çocukları belirli bir yerde, yan yana sıraya dizer ve açıklar…

“Herkes karşıdaki ağaca kadar tüm gücüyle koşacak ve ağaca ilk ulaşan birinciliği kapacak. Ödülü ise yine o ağacın altındaki güzel meyveleri yemek olacak!”

Çocuklar oyuna hazır olunca, antropolog oyunu başlatır.

İşte o anda, bütün çocuklar el ele tutuşur ve beraberce koşarlar. Hedef gösterilen ağacın altına beraber varırlar ve hep beraber meyveleri yemeye başlarlar.

Antropolog şaşırır ve çocuklara neden böyle yaptıklarını sorar. Aldığı cevap hayli manidardır…

“Biz Ubuntu yaptık. Yarışsaydık, aramızdan sadece bir kişi yarışı kazanacak ve birinci olacaktı. Nasıl olur da diğerleri mutsuzken yarışı kazanan bir kişi ödül meyveyi yiyebilir?

Oysa biz, Ubuntu yaparak hepimiz yedik.
Ubuntu, bizim dilimizde “Ben, biz olduğumuz zaman ben‘im” demek…”

Paylaşmanın mutluluğun temel kaynağı olduğunu tüm insanlığa anlatan bir kabile kültürü! Alın size medeniyet!

Biz çocuklarımızı eğitim sistemimizin bir sonucu olarak at gibi yarıştırdığımız sürece medeniyet bakımından hiç de beğenmediğimiz Afrika siyahlarının! Üzerine devlet olarak hiçbir zaman çıkamayacağız.

Sadece biz mi?

Hayır…

Kapitalizmin modern köle haline getirdiği sözde medeni ülkelerin hiçbiri bu temiz kabile insanlarının gerçek medeniyet seviyesine ulaşamayacaklar.

En açıklısı da sözde Müslüman olan “kapitalist Müslümanların” bu medeniyetten mahrum olmaları. Büyük bir çelişki!