ATATÜRK KİMDİR? -II-

Mustafa Kemal, babası Ali Rıza Efendi öldükten sonra dayısı Hüseyin Ağa’nın çiftliğine taşınmışlar ve bu nedenle öğrenimi yarım kalmıştı. Çiftlikteki günlerini şöyle anlatır:

                “Babamın vefatı, bizi ayakta tutan kuvvetli bir desteğin yıkılması gibi bir şey oldu. Dayım bize iyi davrandı. Çiftlik hayatına karıştım, tarla bekçiliği yaptığımda oldu. Kardeşim Makbule ile beraber bakla tarlasının ortasında bir kulübede oturduğumuzu ve kargaları kovmakla uğraştığımızı unutmam. Dayım Hüseyin Ağa, bu gibi vazifeleri sırf bizi meşgul olalım diye buluyordu.”

                Küçük Mustafa genelde kapalı, kendi kendine yeten, başka çocuklarla kolay kolay ilişki kuramayan, yalnız başına oynamayı seven bir oğlan olarak tanınmıştı. Kız kardeşi Makbule, ağabeyinin kendisiyle ceviz oyunu oynadığını ya da saklambaç oynadığını ve tahta bir tambura yapıp çaldığını, güzel bir tay beslediğini ve silaha karşı da büyük merakı olduğunu söyler.En çok ürktüğü ve tiksindiği de fare’dir.”der..

                Yarım kalan öğrenimini tamamlamak gerekiyordu. Bir ara dayısı onu bir Rum okuluna göndermek istedi. Ama o Rum okuluna gitmek istemedi. Çiftlik yazıcısı Karabet Efendiden ders almış ve bunu yeterli bulmamıştı.

                Okumak isteyen Mustafa’nın imdadına Halası Emine Hanım yetişmişti. Selanik’e onun yanına gitmişti. Annesi de çiftlikten ayrılıp Selanik’e gelmiş ve Halasına yakın bir küçük ev tutmuştu. Tatillerde annesinin yanına geliyordu.

                Annesi Zübeyde Hanım’ın Ragıp Bey ile ikinci evliliği yapması ana ile oğul arasında bir sorun yaratmıştı. Ragıp Bey, Tesalya Yenişehir’den Selanik’e göçmüştü. Tekel dairesinde kolculuk yapıyordu. Eşini yitirmiş 4 çocukla dul kalmıştı.

                Mustafa ‘içgüveysi’ gibi olmayı içine sindirememiş, oradan ayrılarak Horhor mahallesinde oturan Halası Emine Hanım’ın yanına gitmişti.

                Manastır Askeri İdadisi’ni bitirinceye kadar da annesinin yanına az uğramıştı. Babasız kalması ve ona hayatta her şeyi tek başına çözme, hayatına yön verme zorunluluğu da onu mücadeleci bir kişilik kazanmasında başlıca etken olmuştur. Üvey babası için,(kibar, saygılı bir beyefendi) bir adamdır der. Afet İnan’ın anlattığına göre sonradan üvey babası ile dost olur.

                Olaylar bu ayrı yaşamayı bir bakıma desteklemişti. Mustafa Kemal,1911’de genç bir binbaşı olarak İtalyan işgaline uğrayan Trablusgarp’ı savunmak içinSelanik’ten ayrıldıktan sonra bir daha doğup büyüdüğü Selanik’i görememişti.

                O Kuzey Afrika’da iken patlak veren Balkan Savaşı’nda Selanik Yunanlılarıneline geçmişti. Zübeyde Hanım ile kızı Makbule de Ragıp Beyi Selanik’te bırakarak İstanbul’a gelmişler ve Beşiktaş Akaretlerdeki 76’lu eve yerleşmişlerdi.

                Birinci Dünya Savaşında o cepheden bu cepheye koşan Mustafa Kemal Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığından ayrılıp başkente döndüğünde Pera Palas’ta kalmayı yeğlemişti.15 gün sonra da Şişli’de bir ev kiralamıştı. Ali Fuat Cebesoy 20 Aralık 1919’da onu bu evde ziyaret etmişti.

                Mustafa Kemal anılarında ayrı bir evde yaşamasının nedenlerini bütün açıklığıyla şöyle anlatır:

                “Çocukluğumdan beri farklı bir tabiatım vardı. Oturduğum evde ne bir kız kardeş ne de ahbap ile beraber bulunmaktan hoşlanmam. Ben yalnız ve bağımsız bulunmayı çocukluktan çıktığım zamandan itibaren daima tercih etmiş ve sürekli olarak öyle yaşamışımdır.

                Tuhaf bir halim daha var: Ne ana –babam çok erken ölmüş-ne kardeş, ne de en yakın akrabamın kendi zihniyet ve telakkilerine(görüşlerine) göre, bana şu veya bu tavsiye ve nasihatte bulunmasına tahammülüm yoktu… Ya itaat yahut bütün bu ihtar ve nasihatleri hiçe saymak! Bence ikisi de doğru değildir. İtaat nasıl olur? En aşağı benimle 20–25 yaş farkı olan anamızın ihtarlarına(uyarılarına) itaat, maziye ricat etmek(geçmişe geri dönmek) değil midir? İsyan etmek, faziletine, hüsnüniyetine, yüksek kadınlığına kani olduğum(inandığım) anamın kalbini, telakkilerini altüst etmektir. Bunu da doğru bulmam.”

                Zübeyde Hanım’ın aşıladığı vehim’lerden ve Halife Padişahın ‘7 evliya gücünde’ olduğu yolundaki telkinlerinden hiç hoşlanmazdı.

                Zübeyde Hanım,M.Kemal’in arkadaşları ile evde yaptıkları toplantıdaki yüksek sesli konuşmalarını hizmetçinin haber vermesi üzerine gelip;endişeye kapılarak oğluna ‘Sen ve senin arkadaşların 7 evliya kuvvetindeki Padişah’a isyan ediyorsun?’diye uyarmıştı.

                Birlikte aynı çatı altında oturmak istememesine karşın M.Kemal annesine her zaman büyük saygı göstermiştir. Onun başarıları ile gurur duyan Zübeyde Hanım giderek sevgisine ve saygı da katmıştı.

                Atatürk’ün yıllarca çocukluk arkadaşı olan Cevat Abbas Gürer, ana-oğul ilişkileri hakkında şu bilgileri veriyor:

                 “Atatürk sabahleyin uyanır uyanmaz eğer o gün annesini görecekse, annesinden birisi vasıtasıyla izin alırdı. Sonra büyük bir merasimde bulunacak imişcesine hazırlanırdı. Zübeyde Hanım hasta yatağında dahi olsa büyük bir özenle M.Kemal’i kabule hazırlanırdı. Saçlarını taratır, işlemeli başörtüsünü örter, ipekli entarisini giyer ve İstanbul kâri renkli maşlahı ile resmi kıyafetini tamamladıktan sonra oğlunu beklediği haberini gönderirdi”.

                Çankaya’daki bir ana-oğul buluşmasını da şöyle aktarıyor:

 

                “Her ziyaretinde annesinin elini öperdi. Türk Milletine eşsiz bir kurtarıcı armağan veren ana olmak itibarıyla gururlanmalı idi. Fakat öyle olmadı, mutluluğu gülen ve şirin yüzünden okunan o büyük Türk anası, kolları arasından uzaklaşan ciğerparesinin eline uzandı. Atatürk ‘Ne yapıyorsun anne’ dedi. Zübeyde sessiz ve kesin bir ciddiyetle;